Social Icons

.

Pages

komplocuk ve faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
komplocuk ve faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2012

Şemdinli Düşmedi Ama Türk Basını düştü


   Türk basını giderek sefilleri oynuyor. Aynı merkezden servis edilmesine karşın içinde birbirini yalanlayacak, çürüğe çıkaracak bir yığın haber kırıntısı mevcut. Şemdinli süreci aynı zamanda sefaletin basın düzeyinde vardığı noktayı da diğer bir deyişle düştüğü çukuru da gözler önüne serdi.  Sömürgeci ana damardan beslenen türlü sağ-sol-muhafazakar medya Kürt Yazı( Kurdish Spring) karşısında dünyadaki  türdeşlerini aratmayan bir kirlilikle bu savaşın olası neden ve sonuçlarını unutmuşçasına “alçaklığın evrensel tarihine” adını bok sarısı karakterlerle yazdırıyor. Bunun üstüne uzun uzadıya saptamalarda bulunmayacağım. Apartheid rejimlerin, sömürgeci rejimlerin medya ahlaksızlığı neyse bizde de durum aynı…
   Siyasi iktidar ipoteğinde olan basın:
   23 Temmuz şokunun hemen akabinde “Şemdinli’yi” ele geçireceklerdi, ordumuz ve istihbaratımız muhteşem bir kahramanlık sergiledi, ele geçirme planı bozuldu.” gibisinden abuk subuk bir yığın günü kurtarma masallarını yedirdiler Türk toplumuna. ( Türk toplumunun durumu ayrıca sosyal ve politik psikoloji konusu, bu savın Kürtler arasında bir karşılığı olmadığını bal gibi biliyorlar. Sadece Türk toplumunun olası kendiliğinden gelişecek savaş karşıtlığı tutumunun önünü almaya çalıştılar. ) Oysa dünyanın en saf gerilla örgütleri bile egemen bir ülkenin resmi sınırlarının bir parçasında böyle bir kalkışmaya cüret etmezler. Kaldı ki Öcalan ve PKK 1990 yılında bile bu savaşın kesin galibi olamayacağını, mutlak kurtarılmış bölge taktiğinin tümden Türkiye devrimci hareketinin gelişim seyrine  bağlı olduğunu açık saçık belirlemişlerdi. Ama saha savunması taktiğiyle bazı alanlarda orduyu araziye çıkmada sıkıntıya sokabileceklerini, ordunun arazi hakimiyetini kırabileceklerini de defalarca deklare ettiler. Hatta yakın zamanda Karayılan ve Duran Kalkan bunun işaretlerini vermişlerdi. Türk basınının yukarıda belirttiğim teorisi sıradan bir kirlilik ve kara propaganda söylemi olmaktan öteye gidememiştir.

7 Ocak 2012

Tarihsel deneyimlerden günümüze liberal bir hikaye

Tarihi okumak bizler açısından yeni bir durumla karşılaştığımızda karar verme sürecimizi pratikleştirmek, olgunlaştırmak anlamı taşır. Belki iki tarihsel olayı karşılaştırdığımızda birebir benzerlikler falan bulmayabiliriz, ama ilginç bağlar yakalayabiliriz. 
"Mussolini, bütün İtalya'da vatanın talihini düzelten insan olarak alkışlanmıştır. Bu dini geleneklerin ve ulusun uygarlığının zaferidir." Vanutelli isimli bir kardinal, Vatikan'ın resmi yayını Osservatore Romano gazetesinde bunları yazarken Türkiye'de Kemalist cumhuriyet fantazileri ilan aşamasındaydı. Liberal Gillioti hükümetini dize getiren Mussolini Katolik Kilisesi'ni de birkaç sözle tavlamış ve kiliseyi de faşist düzenin hizmetine sokmuştu. Yine bugünlerde Mussolini "Sosyalistler bize programımızın ne olduğunu soruyor? Bizim programımız sosyalistlerin kafasını ezmek." sözüyle yıllarca sürecek bir cehennemi İtalya'da başlatmış bulunuyordu. 
İtalya'da 1919 yılında yapılan yerel seçimler sosyalistlerin zaferiyle sonuçlanıyordu. İşçi sınıfının örgütleriyle bütünleşen sosyalist hareketin bu başarısı düşmanlarını da çoğaltıyordu. İtalya'nın bir çok bölgesinde işçiler   kapitalist sınıfa, büyük burjuvalara karşı hareketlere girişirler. Fabrikaların işgali bu sıralarda ortaya çıkmıştır. Özellikle Valpadana, Toscana, Umbria ve Lombardia bölgeleri işçi hareketlerinin çokluğu yönünden dikkati çekmektedir. Gramsci önderliğindeki Ordine Nuovo (Yeni Düzen) hareketi Torino'dan tüm İtalya'ya yayılıyordu. Fabrikalarda işçi konseyleri kuruluyor, işçiler hem üreten hem de yöneten konumuna geliyorlardı. Tam bu sırada Milano'daki Alfa Romeo fabrikaları idaresi lokavta başvuruyordu. Bunu diğer işverenler takip eder. Fabrikalar bir bir işçiler tarafından işgal edilir. Liberal Gilloitti hükümeti duruma sessiz kalır ve işgallere ses çıkarmaz. Sonrasında adım adım işgalleri kırmayı başarır liberal hükümet. Diğer yandan faşist kitle örgütleri de toparlanıyordu. İtalya'da siyasi durum buyken basın da birkaç renkti: Sosyalistler, liberaller ve faşistler… 

Faşizme selama duran liberaller
Sosyalist Avanti'de bir dönem yazan Benito Musssolini İl Popola D'Italia gazetesini kuruyor ve onun yayın yönetmeni oluyordu. 21 Şubat 1919 tarihli Popolo D'Italia'da yayınladığı yazıda Mussolini şöyle diyecekti: "16 Şubat'taki kızıl yürüyüş göstermiştir ki bu ülkede kızıl kahpe tehlikesi vardır. Bunların savaş düşmanlıkları bir maske ve iki yüzlü bir çakallıktır. Ölüleri ikiye ayıran bu çakallara karşı her türlü tedbiri alacağız. Sosyalistler, kahramanlıklara, kanla sulanmış mukaddes topraklara, manevi değerlere saldırmaktadır." (Bu konuşmanın 2011 yılının Türkiye'sinde değil, 1919 yılının İtalya'sında geçtiğini tekrar tekrar vurgulayalım. Kürtlerin politik temsiliyetine Erdoğan'ın yaptığı düşmanlık sık sık çeşitli konuşmalarına yansır. Erdoğan da tıpkı büyük kafa zihindaşı gibi Kürt siyasi hareketlerine her türlü kışkırtıcı hakareti yapmakta ve bununla övünmektedir.) 
İtalya'da giderek güçlenen faşizm 1922'den sonra Kral III. Vittorio Emanuele'den hükümeti kurma görevi alır. Kralın bu jestini sosyalistler dışındaki kesimler destekler. Halkçılar, anayasacı demokratlar, liberaller… Zaten bu yıl kurduğu hükümette de faşist partililer azınlıktaydı. Aynı yıl Kasım ayında parlamentoda yaptığı konuşmada "İstesem bu pis ve sağır salonu bir avuç askerin kışlası haline getirebilirim. Yapabilirim fakat hiç değilse bir zaman için bunu yapmıyorum." diyecek ve büyük alkış alacaktı. Bunu koca kafalı Benito'nun bir lütfu olarak gören bir yayın yönetmeni vardı: Luigi Albertini, Corriera De La Serra'da sosyalist iktidar tehlikesine karşı sağcı, faşist hükümetin desteklenmesi gerektiğini ısrarla yazıp çiziyordu. Luigi Albertini 1900 yılında bu gazetenin baş editörü olmuştu. Dengeli bir çizgideydi. Fakat tipik liberal ruh hali gereği sosyalistlerin güçlenmesinden rahatsızdı. İtalya'nın dünya savaşına girmesini ateşli şekilde savunmasına rağmen işgal ve ilhaklara karşı biriydi. 1921 yılında yazdığı bir yazıda Albertini, faşist hareketi şöyle selamlayacaktı: "Canlanan ulusal bilincin en uç ifadesi olarak Ulusal Faşist Parti'yi selamlıyorum. İtalya ekonomik piyasasını canlandıracak, uluslararası saygınlığımızı yeniden tesis edecek bu partiyi tarihi bir fırsat olarak değerlendiriyorum. Ülkedeki kaosun temel sorumlusu komünistler ve sosyalistlerdir. Faşistler bu şiddeti bastırmak için yurtsever İtalyan olma göreviyle hareket ediyorlar." (Ahmet Altan'ın KCK'ye dair yazdıkları aklıma düşüyor da 1921'de İtalya'da yaşamanın keyfine varıyorum! Devlet şiddetini meşru ve yasal görüp KCK'nin henüz tesis edilmemiş otorite anlayışına katı ideolojik, korkunç mekanizma demişti.) 

Sosyalistler parlamentodan çekildi

Milano'nun elit ticaret ve finansörlerinin elinde tuttuğu Corriera De La Serra faşist çetelerin kent meclislerini basmasına tek laf etmediği gibi şiddeti destekleyen yayınlar yapar. Faşist terörün sokak gücü arttıkça Corriere De La Serra içinde de liberal kesim huzursuz olmaya başlar. Bunların başını daha bir yıl önce Faşist Parti'ye esas duruşta selam veren Luigi Albertini çekiyordu. 1923'te anti faşist kampa katılan Albertini'nin çabaları boşa gidecekti. Bir yıl sonra yapılan seçimlerde Faşist Parti büyük bir çoğunlukla parlamentoyu ele geçirecek ve faşizmi baştan aşağı kurumsallaştıracaktı. Seçimlere hile ve usulsüzlüğün karıştığını parlamentoda haykıran sosyalist milletvekili idi: Giacomo Matteotti. 30 Mayıs günü konuşan Matteotti, Mussolini'nin iradesine uygun olarak seçimlerde baskı yapıldığını, bu meclisin meşru olmadığını ileri sürüyordu. Bu konuşmadan sadece 10 gün sonra kaçırılarak öldürülecekti. Matteotti'nin öldürülmesi büyük bir infiale yol açar. Halk sokaklara dökülür, kanlı olaylar başlar. Mussolini göstermelik de olsa Matteotti'nin katillerini tutuklattır. Nasılsa iki yıl sonra özel bir afla serbest kalacaklardı. Bu dönemde Luigi Albertini'nin Corriera gazetesindeki faşizm karşıtlığı önemlidir, fakat iş işten geçmiştir. Albertini de 1925 yılında çıkan sansür yasasıyla birlikte görevden uzaklaştırılacak o da hayal kırıklığına uğramış bir liberal olarak emlak işlerine girecektir. Bu arada birinci savaşın da nedenleri yazacaktır. Albertini aynı zamanda liberal parti milletvekilidir. Matteotti'nin öldürülmesine karşı çok sert biçimde karşı duracaktır ama nafile… 
Matteotti'nin öldürülmesinden sonra faşizm tökezler gibi olsa da yine toparlanır. Hemen bir güvenoyu süreci başlatılır. Mussolini de liberal parti başkanı Federzioni'yi kabinesine alarak 25'e karşı 225 oyla güveni tazeler. Komünistler ve sosyalistler parlamentodan çekilir. Bu yolla iktidarı güç duruma düşüreceklerini düşünürler ama Mussolini için parlamento zaten basit bir ayrıntıydı. Sonrası bilindik hikaye… (BDP'nin bu dönemde meclisten çekilmesini isteyen Kürtler için ciddiye alınabilecek tarihsel bir derstir bu olay. Sosyalist Türkler açısından da BDP dışında muhalefetin kalmadığı görülebilir.)

19 Temmuz 2011

Sen de Okumamışsın be Kardeşim

    Bugünkü yazıyı da http://haber.gazetevatan.com/Haber/389295/1/Gundem şurada yer alan hilkat garibesi düşüncelere ayıralım.
Yazının birinci bölümünde aklı sıra Türklere vermiş ayarı ama ikinci bölümünde devletin askeri ve sivil faşist odaklarının ne kadar gerzekçe teorisi varsa hepsini sıralamış.
      Tönbekici’ye göre Kürtler kanını, canını sömüren bu düzene sessiz kalıyormuş, bu kadın eğer Kenya’da petrol şirketlerinin şatolarında yaşamıyorsa Kürtlerin tam da bu sömürü düzeniyle 40 yıldır kavgalı olduğunu bilmelidir. (Potomyalı Meletos sanırım son günlerde en fazla bu 3.sınıf düşünme biçimine sahip tipleri ikna etmiş. Devlet gücüyle BDP gücünü eşitlemede…)  Yine bu petrol şirketlerinin şımarık Lady’si görünümlü hanım kızımıza göre Kürtler vergi vermiyormuş, vermemekte direniyormuş. İşin burasına esaslı bir küfür savurmak istiyorum da dilim varmıyor. Perinçekçi, Gökçe Fıratçı akıl tutulmasının yeni dönem versiyonu; salakça, akılsızca, düşüncesizce… Vergi kaçaklarını araştırsaydı bu sonuca varmazdı. Türk Solu’ndan aşırma faşist tezleri, tartışmaya açmak bile zaman kaybı. Kürtler akil adamlarını susturuyormuş güya bu burnu çenesine düşmüş “fikir, analiz” yoksulu kadına göre. Burnu çenesine düşmeseydi 3000 akil Kürt insanının hapiste olduğunu anlardı. Bunların önemli bir bölümünün de BDP’nin seçilmiş siyasileri olduğunu… Acaba Mutlu Hanım, hangi kitapları okudu? Nutuk, İlmihal Risale?..
    “Daha ne kadar bu ülkenin “yabancısı”, “uzağı” “düşmanı” “uyuşturucu kaçakçısı” “insan taciri” “mafya babası” “ölüm makinesi” “teröristi” olacaksın?” Bu faşist tezler, hanım kızımızın sadece beynine değil aynı zamanda  ruhuna, ciğerine, midesine velhasıl-ı kelam her bir yerine işlemiş. Böyle bir öğrencim olsa “eğitilemez” şerhiyle öğretmenliğinden çekilirim.
     Evet, küçük kadın general Mutlu Hanım, sen kıyı bölgelerde epilasyon merkezlerinde dedikodu yaparken Kürtler bu dünyaya Hakkari’den, Viranşehir’den, Yüksekova’dan komünal altyapılar sundula Evet, küçük kadın general Mutlu Hanım, sen Nişantaşı’nda kaldırımları “şak şak” şakırdatırken yüksek topuk serçe misali Kürt çocuklar her gün kendilerine tatlı diye yedirilmek istenen marşlar, nutuklar, hitabelere karşı atıyorlar o taşları. Günün birinde kitaplarından Şeyh Sait’in gerici, Seyit Rıza’nın eşkıya olduğuna dair kötücül masalları kaldırırsan o taş atan eller sana bir miktar gül sunacaktır. Sen kokusunu alır mısın bilmem ama onların elinde taş izi yerine bir miktar gül kokusu kalacaktır.
       Evet, küçük kadın general Mutlu Hanım, biz Sırrı Süreya Önder’e yerimize meclis fantezileri yaşasın diye seçmedik, bence siz yanlış tercih yaptınız. Biz, aynı zamanda “Demokratik talepler karşılanmayana kadar o meclisin yüzyıllık günahlarına ortak olmamalısınız.” şerhiyle oy verdik.
     Şimdi sakin olunuz ve burnunuzu karıştırır gibi yazdığınız o yazıyı bir kez daha gözden geçiriniz, bakınız, o yazıda Alman kadınlarının 1928 yılında “milli anne, milli öğretmen, milli gazeteci, milli emlakçı” kibriyle yanıp tutuşan davranışları var. Hoş, bir süre sonra o kibri burnunda milli kadınların dünyası da yerle bir oldu ya onu    saymıyorum…
     O halde Hasan Cemal'i bırakınız Mutlu Hanım, Zweig'i, Galeano'yu falan az okuyunuz. 

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.