Social Icons

.

Pages

29 Kasım 2012

Sefaköy'de ışığı gördüm, Üsküdar'da kayboluyordu


    Sefaköy’den Avcılara doğru asfalt;  sağını solunu çevreleyen gri binalarıyla, tek tük sonbahara gebe, yeşili sarıya dönüşmek üzere yaprakların sardığı dallarıyla türünü bilmediğim ağaçların arasından göz alabildiğine uzanıyor.
Göğü,  bir yerlerden sökün edip gelen grimsi  bulutlar kaplamakta. Sessizce sokak aralarına  yayılan rüzgar, metrobüs durağında bekleyen kadınların saçlarını tel tel sayarcasına tek tek dokunup geçiyor, onları günün ilk saatlerinde diri bir filiz gibi zinde tutmak istiyordu. Bu saatlerde  her yeri okşayıp esen rüzgarın etkisiyle olacak az ilerideki simitçinin tezgahından havaya karışan simit kokusu bir anda parfüm kokularına bulaşarak içime bir ürperdiğim bir ışık gibi süzüyor adeta. Kötü havaların başlayacağının , dinmeden yağmurların yağacağının, ardından yerlere bembeyaz bir atlas gibi serilecek karın da habercisiydi bu manzara. Bu anda gözüm bir yerlere ilişiyordu.
Bulutlarla yarışırcasına dans eden ışığın gözümü kamaştırmasına aldırış etmeden kalabalığı süzüyorum. Soğuktan olsa gerek kenarları kırışan gözlerle çevreme derin derin baktım.
      Oysa yaz boyunca bu anlarda böyle derin derin bakmıyordum, güneş şimdiki gibi gözlerimi almıyordu, rüzgar bu kadar hislenmeme gerekçe olmuyordu. Kalabalık daha fazla olmasına rağmen umurumda olmuyordu. Yine yaz boyunca yüzümü hangi yöne çevirdiysem oradan ne  ışık alabilecek bir sima ne de bir saç vardı… Ne olduysa yazla sonbahar arasındaki o ince günlerde oldu.  Mahsun kırmızıgül’ün “Güneşi Gördüm” filminden birkaç yıl sonra Yıldıray Oğur, “ışığı gördüm” konulu yazılar döşemeye başlayınca her sabah işe gelirken bu Sefaköy durağında ben de ışık aramaya başladım. Akşam işten eve gidince niye aramadığımı ben de anlamlandıramıyordum, ama ışığın (sokak lambalarını saymasak) Beylikdüzü istikametinde her akşam giderek küçüldüğünü fark ettim. Güneş sarhoş bir portakal gibi yüksek binaların ardına düşüyor neden sonra da kayboluyordu. O yüzden akşam saatlerinde ışığı aramak, onu yakalamak isteği bence bir işkenceden ibaretti. O yüzden her sabah işe gelirken Beylikdüzü istikametinden Sefaköy’e doğru o malum ışığı aramak daha gerçekçiymiş.  Ben de öyle yaptım ve aylardır yüzümü gözümü parıltıya boğacak ışığı arıyordum.  Bu sabah çerçevesi ince, siyah kemikten; camları ışığın açısına göre renk değiştiren gözlük takmış kadını seçebildim derin derin bakarken kalabalığa. Bir miktar yürüyüp yanına yaklaştım tepeden tırnağa, baştan aşağı, soldan sağa, önden arkaya gizliden süzdüm kadıncağızı. O eski İstanbul şarkılarında idealize edilmiş kadınlar gibi sakız çiğniyordu. Havaalanına doğru zaman zaman uzun uzun bakalıyordu. Kendimce bunu anlamlandırmaya çalışıyordum. Sigarasını yaktığında yüzü, dumanların arkasına gizlenmiş ışık topu gibi duruyordu. Gözleri her an deyim yerindeyse birini yaralayacak gibi bakıyordu diyecem de fazla ışık aldığı için rengi giderek koyulaşan gözlük çerçevesinden seçemedim. Bu benim hayalimdeki betimlemeydi. Neyse ki lacivert, yumuşak kumaştan yapılmış  trençkotunun arada bir ışığın etkisiyle yakamozlaşması umutlarımın yeşermesine neden oldu. Bir adım daha yaklaşıp nefes alışverişini duymak istiyordum ki trençkotunun altına çektiği uzun, upuzun desenli çizmelerini şakırdata şakırdata metrobüse binip erir gibi kayboldu gözden.  
    Böylece her sabah yeni bir ışıkla haşr u neşr olmak umuduyla simitçi tezgahına doğru yol aldım. Tezgahın hemen birkaç metre ilerisinde gazetemi de alıp minübüsle işe gitmenin keyfini yaşadım. Halbuki işe gitmek keyifsizdi ; lakin aldığım gazetede başbakanın “dağa gideni de dağdan ineni de asacağız” dediği dönemlerde “Amerika da en ağır bombalama anlarında Vietkonglarla barış görüşüyordu.” apolijizmiyle, yine dizi film için yargıyı göreve çağırdıktan hemen sonra başbakanın perde arkasında Öcalan ile barış görüştüğünü, barışa çok yaklaştığımızı dillendirmesiyle ünlü bire Potomyalı yazar vardı…
             Bunca ışığa rağmen mutsuz ve keyifsiz olmak da nesi canım

Hiç yorum yok:

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.