Social Icons

.

Pages

17 Temmuz 2013

19 Temmuz Rojava Devrimi ve Demokratik Uluslaşma

      Avrupa’da modern ulus öncesi monarkların hakim olduğu mülkiyetler üzerinde mutlakiyetçi devletler vardı. Tarihsel olarak bu tip patrimonyal devletlerin (yönetimi babadan oğula geçen) dönüşümü oldukça çetin savaşlarla gerçekleşti. Toprak ve teolojik temelli devlet ( hem babadan oğula geçen hem de egemen monarşik organın Tanrının bir parçası olması) artık imparatorun/padişahın/kralın ilahi varlığının yerine toprak-nüfus  temelli ideal bir aygıta dönüştü.  Yani, sınırları olan bir toprak parçası “aşkın” diye idealize edilen bir ulusun hem uzantısı hem de olmazsa olmazı oluyordu.  Baba-oğul belirleyiciliği, yerini ulusal yönetim sistemlerine; tebaa, yerini  disiplinize olmuş yurttaşlara bıraktı. Nüfus “sivil yurttaş”a evirilirken edilgen kul da etken yurttaşa dönüşüyordu. Böylece modern uluslaşmanın bir sonucu olarak ulus devletle tanışan Batı’da toprak ve pazar savaşları başladı. Bu, zaten kaçınılmazdı. Patrimonyal kişiliğin egemen  olduğu geniş coğrafyalarda özgür derebeyleri, ekonomik, sosyal ve siyasal alt üst oluşlardan sonra ayaklanıp kendi devletlerini kurdular, sonra bu devletlerin sınırlarını genişlettiler. Eskinin imparatorluk kavramı da böylece çok uluslu emperyalist merkeze dönüştü.  19.yüzyıl boyunca devam eden bu uluslaşma süreci sonraki yüzyılda da devam etti. Sömürgeler ve yarı sömürgelerde halk/ulus olduğunun bilincine varan topluluklar da genelde sosyalist öğretilerle kendi kaba ulus devletlerini kuruyorlardı . Tüm bu   gelişmelere, evrimsel/devrimsel dönüşümlere rağmen insanoğlu bugün hala “ulus” olmaktan kaynaklanan sancıların yarattığı derin bunalımları aşamamaktadır, ama diktatörlük ulusları ama egemen uluslar ama gelişmiş uluslar… Belki de son 2 yüzyılın en şansız halklarından biri hatta en şansızı Kürtler…  Belluciler ve Tamilleri de bu kategoriye alabiliriz.
   Bir parça toprağı çeperleyerek ilk sınırı oluşturan insan,  surlardan tutalım tel örgülere ondan utanç duvarlarına kadar birçok sınır biçimi yarattı ama ulusların, halkların ekonomik, sosyal, kültürel etkileşimlerinin önüne geçemedi.  Tarihin en şansız halkı ise geç uluslaşmanın tüm bedellerini en ağır biçimiyle ödedi, hala ödüyor.  Modernleşme dönemindeki Osmanlıya karşı başlatılan köylü ve aşiret Kürt ayaklanmaları her keresinde başarısızlığa uğruyordu. Genç cumhuriyetin ilk dönemlerindeki din-toprak talepli Kürt isyanları ise hem mezhepsel hem de ulus içi farklı kültürel kimliklerin etkisiyle Atatürk ve kadrosu tarafından “kahrediliyordu.” Bu kadro cumhuriyetçiliği Kürtlere ve azınlıklara dünyayı dar ettikçe yükseliyor, uluslararası statü kazanıyor, kendisini de modern Türk ulusu tanımıyla idealize ediyordu.  İçeride de Kemalizmin bürokratik oligarşisi yerleşiyor,  siyaseten de diktatörlüğü pekişiyordu.  (Kürt milliyetçiliği bu dönemde filizlenmesine rağmen modern bir kavram değildi, aşiret, din, köylü karakteri yüzünden modern devletin araçları karşısında yeniliyordu.  Bu gerekçeyle PKK, ortaya çıktığı ilk dönemlerde “modern milliyetçiliğin karşıtı olan ilkel Kürt milliyetçiliği kavramını kullandı. “İlkel” terimi burada ilericiliğin ya da gericiliğin muadili değil, modern teriminin karşıtı olarak değer kazandı.  Qazi Muhammed’in ve Baba Barzani’nin hedefleri sayesinde Kürt milliyetçiliği de ilkel karakterinden sıyrılıp modern karaktere evrildi ki bugün Güney Kürdistan’ın onarılmaz acılarla elde ettiği ulusal statü bunun en bariz örneği)  PKK ise sömürge ulusu olarak tanımladığı Kürtleri 1970’li yıllarda başlattığı mücadeleyle Stalin’in “ulusların doğuşu devrimcidir ve devim modernleşme demektir.” diskuruyla ulusal kurtuluşu hedefledi. Fakat yıllar geçtikçe Türk devlet sisteminin küresel kapitalist sisteme giderek eklemlenmesiyle PKK açısından kaba ulusal kurtuluşçu hedefleri gerçekleştirmek neredeyse imkânsız hale geliyordu. Sık sık “devrimci durum” okumalarıyla süreci yeniden gözden geçiren Öcalan ve PKK, 1995’ten sonra önce Stalinci epistomolojiyi sonra da ulus devlet hedefini terk ederek “demokratik ulus” hedefini teorize ve pratikleştirmeye koyuldu. Bu, Kürtlerin “egemenlik” haklarından vazgeçeceği anlamına gelmiyordu.  Bir yandan küreselleşme içerisinde eriyecek ulus devletlerin birkaç açıdan zayıflayacağını hesap ediyor diğer yandan da sömürgeci devletlere eşit koşullarda bir arada ve devletsiz ama statülü yaşamayı teklif ediyordu. Nihayet Suriye ulus devletinin küresel koşulların da dayatmasıyla parçalanmaya doğru gitmesiyle Rojava’da demokratik ulus devriminin temelleri atıldı. 19 Temmuz Rojava Devrimi hem bir fırsatlar devrimidir hem de PKK ve Öcalan’ın on yıldır teorize ettiği “demokratik uluslaşmanın” ilk basamağıdır. Kuzey Kürdistan’daki Türk sistemini zorlayan ama şimdiden yerel yönetimlerde ağırlığını hissettiren, Demokratik Toplum Kongresiyle de siyasi zemine oturtulan şeyin adı da “demokratik uluslaşmadır.”
    Demokratik uluslaşma nedir?
Demokratik ulus, toplumsal sorunların devlet yapılanmasıyla değil, toplumun öz örgütlülükleriyle çözümünü esas alır.  (Bölgesel ve küresel savaşların olmadığı dönemlerde bir ulusun kültürel, ekonomik, siyasi özgürlüklerini kısmen alması  anlamı  taşır.  İç savaş dışındaki bölgesel savaşlarda devletleşme eğilimi siyasi ve askeri gücün başarısına bağlıdır. Nihayet tüm modern ulus devletler böyle kuruldu, inşa edildi)
   Öcalan en yalın haliyle şöyle tanımlar: “Ulusu pazar etrafında örgütlenen bir birlik ve toplumsal form olarak görmek yanılgıdır. Bu tanımlama burjuvazinin kendini ve ulus devleti meşrulaştırmasıdır. Ne yazık ki sosyalistler de bu tezi esas almışlardır. Halbuki etnisite tarihin en özgür ve canlı birimleridir. Eğer uluslaşma etnisitenin, halkların, bireylerin birbirleriyle sıkı ilişki ve ortak çıkarlar etrafında örgütlenmesiyse, toplumun konfederal biçimde genişliğine ve derinliğine tümüyle örgütlenmesi o toplumu demokratik ulus haline getirir. Uluslaşma bu biçimiyle daha kapsamlı ve yoğun hale gelmiş olur. Demokrasiyi, eşitliği, adalet ve imkanlarını paylaşan demokratik ulus haline gelinir.”

     Tüm bu iddialar “Ulusun devlet hakkı saklıdır.” prensibiyle okunursa sanırım Kürt uluslaşmasının geldiği düzey şu şekilde okunabilir: Kürtler, devletleşme hakkından vazgeçme yerine Türk devletinin gasp ettiği Kürtlerin tarihsel haklarını tanımasını ve Türk ulus devletinin bürokratik, askeri, siyasi egemenliğinin Kürdistan’da zayıflatılmasını isteyerek TC’yi  yeni bir politik sisteme zorluyorlardır. Bu, gerçekleşirse ayrı devlet konvansiyonuna gerek kalmaz, ama gerçekleşmemesi durumunda artık modern ulus bilinciyle donanmış Kürtler için de güçlü devlete sahip Türkler için de kanlı bir serüven daha uzun bir dönemde bizi bekliyordur. 

1 yorum:

Anonim dedi ki...

zorunlu olduğu için askere giden ve çatışmalarda ölen 20 yaşındaki çocukların ailelerine demokratik ulusu, ezilen ulusların özgürlüğünü, self-determinizmi, pkk'nin meşruluğunu nasıl anlatacağız?

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.