Social Icons

.

Pages

9 Ağustos 2012

TRollerya Cumhuriyeti


Shallow Grave (Mezarını Derin Kaz) filmini izleyenleriniz vardır. Edinburgh’da bir grup arkadaşın yaşadıkları eve dördüncü eleman alınacaktır, evdeki üçlü,  kiracı adaylarına olmadık sorular sorar. Hakaret ederler, dalga geçerler, aşağılarlar, fiziki görünüşü dert ederler. Onlarca kişiden uygun bir ev arkadaşı bulamazlar. Jüliet, David ve Alex’ten hangisi daha sinir bozucu, diye bir soru sorulsa 7/24 bu soruya net yanıt veremezseniz. Bir dakika önceki sahneden Jüliet’in o kendine güvenen, hafifmeşrep, deyim yerindeyse dünyayı kıçının kenarına takmayan hali favorinizken az sonra ezik David kafanızı karıştırıyor. Alex’in herkesi alaya alan güleç gözleri ise bir başka alternatif. Yanı başınızda olsa sırf susmaları için saatlerce direğe bağlayacağınız üç karakter var. Tam bu kaçıklara alışıyorsunuz bir anda Hugo diye bir yazar mı mafya mı bohem mi gazeteci mi olduğu anlaşılmayan gizemli biri sahneye girer. Hugo zeki herif, önce Jüliet’i ikna eder. Bu arada sırf Jüliet ikna oldu diye ben de “Kesinlikle en uygun kiracı Hugo.”
diye düşündüm. Düşünmez olaydım. Ertesi gün Hugo yatağında ölü bulunur. Polis falan aranırken ansızın sterlin dolu bir bavul… Gel de polisi ara! Kiracılarla mülakatta David’in ateist olduğu da  ortaya çıkıyor. Cemaatçi, Müslüman, milliyetçi, vatansever, ulusalcı, laik maik olsalardı bu bir bavul dolusu sterline rağmen polisi ararlardı, diye aklımdan son derece gönül iklimimin hoş görüsünden binbir fikir çıkıyor, ama çıktığı gibi uçup gidiyor fikirlerim. Çünkü az sonra Hugo’nun cesedini parçalara ayırmak için kolektif bir çalışma yapılıyor evdekilerce. Alex, testere, çekiç, keser beğeniyor; Jüliet kazma, ceset naylonu; David de bacak, kol, kafa kesecek. David muhasebeci olduğu için bu işe layık görülüyor. İşte bu eylemi gerçekleştirdikleri an ekranda Emre Uslu, Mehmet Baransu, Müge Anlı üçlüsü beliriyor gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Mezarı kazmaya ve cesedi parçalara bölmeye başladıklarında biraz utanıyorlar, sıkılıyorlar ama giderek bir eğlenceye dönüşüyor bu eylem. Onlar için bir bavul para garantiye alınmış, ceset kaybedilmiş, konforları süper olmuş. Artık 2.stratejik aşamada birbirilerine kazık atmanın yolunu arıyorlar. O da ne! paranın ve Hugo’nun peşinde mafya, onların da peşinde polis! Can ciğer ev ahalisi için artık iç sorunlar başlamıştır. Mafyanın iki elemanını da David’in usta kurmaylığı sayesinde öldürecekler. Polisi de küçük akıl oyunlarıyla atlatacaklar, ama sorunlar bir türlü bitmiyor.
  Sonunda ne mi oluyor? TRollerya Cumhuriyeti’nde kardeşlik- hoşgörü, gönül iklimi, uzlaşma masalında ne oluyorsa o, oluyor. 

Hiç yorum yok:

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.