Social Icons

.

Pages

24 Mart 2012

Kürt Sorunu Üzerine Politik Söyleşiler 8

Bu bölümde konuk Merve Şebnem Oruç,  kendisini twitterden izliyorum. Fakat aşağadaki söyleşide beni şaşırtan oldukça etkili tespitleri var.  https://twitter.com/#!/mervesebnem 
 1. Politik yelpazenin neresindesiniz?

Bu soruyla sık sık karşılaştığım için, zamanında kendimi 'sosyalist', 'liberal', 'anarşist', 'feminist' hatta 'sağcı', 'solcu' gibi tanımların içerisine yerleştirmeye çok çalışmıştım. Sonuç, ait olmadığım bir yerde isteğim dışında hapsolmuşluk hissi ve öfke oldu hep. İnsanlık dışı olanlar hariç, popüler düşünce akımlarının çoğunun temelinde hemfikir olduğum öğeler var, ama iş teori konuşmayı geçip uygulamaya gelince maalesef çoğuyla ters düşüyorum. Misal, sosyalizmin eşitlik düsturu, liberalizmin özgürlük temeli "Hah tamam, işte bu." dediğim amaçlar olsa da, sosyalist uygulamaların eşitliği gerektiğinde baskıyı meşrulaştırması sebebiyle otokratlaştırması, liberal uygulamaların özgürlüğü kontrolsüz serbestlik tanıması nedeniyle fırsat eşitsizliğine yol açması sorunu var. Pratikte problem çıkaran her politika, teori bazında cazip görünse de ideal olamaz. 'İdeal', amacı herkes için iyi, yöntemi eksiksiz ve sorunsuz uygulanabilir olandır. Dolayısıyla, bence 'ideal' olarak nitelenebilecek, insan zihninin ürettiği bir politik sistem henüz yok.

2. Kürt Sorunu tam olarak sizce ne ifade ediyor?
‘Kürt Sorunu’ derken bir irkiliyorum öncelikle. Niye Kardak krizimiz vardı da Kardak sorunumuz yoktu mesela? Niye ABD’yle, Yunanistan’la, İsrail’le ‘kriz’ yaşıyoruz da ‘sorun’ yaşamıyoruz? Protokol krizi var, yargı krizi var ama Kürt krizi yok. Politik jargonda ‘kriz’in karşılıklı yaşanan, karşı tarafı muhatap alan, çözüm yolunu istişareyle aramayı uman bir iması var. Peki ‘sorun’, ‘mesele’ diye addettiğimiz konular neler? Ermeni sorunu, Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu… Sıkıntı veren bir konu, bir dert ifadesi, bir 'Nerden çıktı şimdi bu ya? Nasıl yapsak da sakata gelmeden, şeklimizi bozmadan hallediversek' hali var. 'Kürt Sorunu’ demek, Kürtleri sıkıntı veren, dert olan, problem çıkaran olarak görmek demek. Ama karşındaki İngilizce klavye değil ki, karakter sorununu, saç değil ki kepek sorununu çözesin.  “Bu bir tanımdır, çok da takılmamak lazım” diyenler olabilir. Bence meselenin özü esasen bu… Gandhi, “Söylediklerinize dikkat edin davranışlarınıza dönüşür, davranışlarınıza dikkat edin alışkanlıklarınıza dönüşür, alışkanlıklarınıza dikkat edin değerlerinize dönüşür.” derken bunu vurgulamaya çalışır. Bizim Kürt Sorunu diye dillendirdiğimiz şey, Kürtleri bir sorun olarak görme davranışına, alışkanlığına ve sonunda bir milli değere dönüşmüştür. Amerika kıtasına yerleşen beyazlar, zencileri ‘half-human/yarı insan’, Kızılderilileri ise ‘non-human/insan olmayan’ olarak nitelendirirdi. Sonuçta ne yaptılar? ‘Yari insan’ diye nitelediklerinden kendilerine köle yaptılar, insan olmadığını iddia ettiklerini de yok ettiler. Amerikalılar, Kızılderilileri (Aslında Türkçedeki ‘Kızıl derili’ ifadesi bile linguistik bakımdan irdelemenin ne kadar önemli olduğunu, derinin renginin ayrıştırıcılığını gösterir) nasıl görüyordu acaba? Onlarla yaşadıklarını patlayan bir ‘kriz’ olarak mı yoksa halletmeleri gereken bir ‘sorun’, ufak bir pürüz olarak mı görüyorlardı? Söylediklerimize dikkat etmemiz lazım, onlar değerlerimiz oluyor.

3. Kürtler yüzyıldır Kemalist kadro devletiyle mücadele halindeler. Kemalist kadro devletinin "çözümleri" katliam dahil çok yönlüydü. Müslüman Türkler de bu kadro devletinin ideolojik, politik, sosyal, askeri ve ekonomik tezlerine kendilerini inandırdılar. En azından Kürtleri idare etme yöntemi konusunda dinsel imajların daha çok kullanılması gerektiğini dillendirmelerine rağmen asla Türkleştirme hedefinden vaz geçmediler. Sizce politik Müslüman Türk kesiminin bu anlayışının sebepleri nelerdir?

Kemalizm sadece Kürtlere değil, belirlediği tipolojinin dışında kalan her insanla mücadele etti. Ermenilerden Kürtlere, Hristiyan’ından Müslümanına, şapka takmayanından İstanbul şivesiyle konuşmayanına herkesi belli şekillerde yola getirmeye çalıştı. Eğitimle empoze etme, sosyo-ekonomik yollarla baskı kurma, asimile etme, şiddet, işkence, idam, katliam… Her yolu denedi. Bunlar tarihin tozlu sayfalarına karışmış da sayılmaz. İkna odaları ne kadar eskidi ki? Asker lojmanlarında kapısının önünde ayakkabı çıkarılmış olanların fişlenmesi ne kadar geride kaldı? 28 Şubatçılara ne oldu? Sabih Kanadoğlu, Çevik Bir nerede? ‘Nevruz’ değil de ‘Newroz’ dediği için terörist ilan edilmiyor mu, bayramını istediği gün kutladı diye tutuklanmıyor mu bugün insanlar? Diyarbakır Cezaevini bir trajedi kabul edip ayrılaştıran bazı yeniyetme demokratlar Pozantı’da olanları, yatıp kalkıp CHP’ye Dersim’i hatırlarak “Geçti gitti” diyenler Uludere’de yaşananları güncel diye mi yeterince hüzünlü bulmuyor? Başörtülü bir kadın kamu kurumunda ne şekilde çalışabiliyor? Merve Kavakçı'dan sonra bir başörtülü milletvekili meclise girdi de biz mi duymadık? Kemalizmin ortaya çıktığı dönemin Avrupası ve hatta dünyanın içinden geçtiği zaman malum, faşizm bugünün demokrasisi gibi popülerdi. Bana o günden ziyade bugün yaşananlar daha düşündürücü geliyor. 100 yıl öncesi için ‘insanlık ayıbı’ diye nitelediklerimiz, bir dönemin dünya trendiydi. Bugünün trendi faşizm değil ama… Demokrasi popüler. O zaman bugün hala aynı şeylerin tekrar ve tekrar, biçim değiştirerek yaşanması çok daha vahim
Müslümanlar da bu vatandaş normunun dışında kalmaları nedeniyle Kemalizm mağdurlarından biriydi sonuç itibarıyla. Menderes'in asılmasından sonrasını anlatırlar, sesli besmele çekemezdik, içimizden dua mırıldanamazdık diye. Gel gör ki, Müslümanların da kalan herkes gibi zihinlerinde aynı eğitim tahtasında yontulmaktan gelen bir ilk kod var. Ve o kodu ailelerinden gelen İslam koduyla birleştirerek mutasyonlu kromozomlarına kavuşuyor, M. K. Atatürk Sünniliğinde bir sınıf atlıyor ve ‘muhafazakar’ oluyorlar. Dinini ve vatanını muhafaza etmek Türk tipi Müslümanlığın merkezine oturuyor. Oysa “Hz. Muhammed herkesin peygamberidir, tüm dünyaya İslam’ı tebliğ etmek için vazifelendirilmiştir” diyen İslam, İsrailoğulları vb. gibi dinlerin bir kavme özel olma durumu ortadan kaldırmış, tüm insanlığı birleştirmiştir. ‘Ümmet’ ırk, sınıf, dil, cinsiyet gibi ayrımlar yapmaksızın tüm dünyadaki inananlardır. Böylesi bir tabana dayanan İslam dinine mensup Müslümanların, o tabandan kopup M. K. Atatürk tipi Sünni sınıfçılığını kabullenmesi, bence o ilkokulda temelimize attıkları harçtandır.

 4. Müslüman ve muhafazakar kesim Kürtler adına hak talep eden her siyasi Kürt hareketini yakın zamana kadar "Sovyetçi-Stalinist-Moskof uşağı" olarak gördü. Has ulusalcılar da "Emperyalizm-Londra-ABD"nin Kürtleri kullandığını iddia etti. Kürtler üzerine üretiklleri ideolojik kalkan sadece bunlar oldu. AKP ile bu anlayış değişti mi?
Kimden korkuyor ya da hoşlanmıyorsan sorun olarak addettiklerinle onlar arasında bağlantı kuruyorsun. Komünizmi öcü olarak gören sağcı kesim Kürtleri Sovyetlerle, Batı’yı canavar olarak gören Türk solcusu ulusalcılar da ABD’yle ilişkilendirdi. Sovyetlerin ve/veya ABD’nin Kürtlere bazı dönemlerde destek verip vermediğini bilemem ama her ikisi de vermiştir diye tahmin ediyorum. Gerçek şu ki, ‘uluslararası ilişkilerde güvenlik’ birbirinin kuyusunu kazmaktan, bir diğerinin zayıf karnını daha da zayıflatmaktan ibaret özünde… Bugün de benzeri bir durum var; İsrail gerildiğimizde “İsrail-PKK işbirliği”, Suriye’yle gerildiğimizde “Suriye-PKK bağlantıları” çarşaf çarşaf önümüze seriliyor. Ha keza, bunlar da mesnetsiz değildir çünkü Suriye de İsrail de bizimle gerildiğinde satranç tahtasında bir pozisyon alıyor. Yeri geliyor Ermeni lobisiyle görüşüyor, yeri geliyor Kıbrıs Rum Kesimi’ne Savunma Bakanı’nı gönderip anlaşmalar yapıyor, veya PKK’ye destek sağlıyor. Bundan daha doğal bir şey yok. Biz de aynısını yapıyoruz. İsrail’e karşı Hizbullah’a, Hamas’a destek veriyoruz, Suriye'nin isyancılarına sığınma sağlıyoruz en basitinden. Uluslararası politikaların standardı bu olmuş, ve bu oyunu tersten okuyarak bozmayı kimse düşünmüyor.
    Ülke meselelerine minor empatiler kurmayı severim. Misal 'yumuşak karın' diyoruz Türkiye'nin 'Kürt Sorununa'. Karnımda bir sorun varsa,ağrıyorsa, acıyorsa, yanıyorsa, sert tedbirler alıp hayatımın diğer alanlarında bana problem olmasına davetiye çıkarmak yerine, huyuna giderim, sevmediği yemekleri yemem, acı tüketmem, baharat kullanmak, asitli içecek içmem, tedavisini bulurum, ilacını ararım, vitamin takviyesi yaparım, yani karnımla iyi geçinirim. Bunun sonucunda karnım beni, atıyorum Şampiyonlar Ligi final maçına çıkacağım gün rahatsız etmez, uğraştırmaz, sorun çıkarmaz; rakibimin karşısında zor duruma düşürmez. Benim karnım ağrıyorken sırf rakibimle maçım var, şartları eşitleyeyim diye, ne bileyim, onun yemeğine müshil koyup karnını ağrıtmak bana çok akıl dışı geliyor. Sistem başından bozuk, öyle işlemeye devam ediyor. Bilmem anlatabiliyor muyum :)

5. AKP'nin Kürt hareketlerini İsrail-Suriye hatta İran (Zerdüştülük dahil) ile ilişkilendirme çabalarının Kürtler arasına bir karşılığı var mı?
Bilmem. Şamanizmin Türkler arasında bir karşılığı var mı? :)Yok gibi gelse de aslında var. M. K. Atatürk tipi Sünnilik aslında İslamiyet’ten rahatsız olan, pek de hoşlanmayan bir düşüncenin ürünüdür. İslam, toplumun kemiklerine işlemiş olduğu için sökülüp atılamamış, bu sebeple de dejenere etmek suretiyle içeriden çürütülmeye çalışmıştır. (Aslında çoğu dinde de durum böyledir. çok Tanrılı, Tanrı statüsündeki Sezarlı dinin Hristiyanlığa etkisi Teslis ve Oğul İsa'yı makul kılmıştır Hristiyanlığı kabul edenlere mesela. Neyse, konuyu dağıtmayalım :)
   Şamanizmde olan pek çok adet Türk tipi Müslümanlıkta var: Kutsal sayılan bir yere bir şey sunmak, adak adamak (saygı duruşları, Anıtkabir’e gidip deftere yazı yazmak, mozaleye çelenk koymak), şaman davuluna, kutsal ağaçlara bez bağlama (türbelere aynısı yapılıyor, oysa İslam’da böyle bir şey yok); çeşitli maddelerden yapılan tanrı tasvirlerine tapınmak (Ben put diyorum onlara, her tarafımız büstlerle, heykellerle dolu ve onlara saygı duymaktan başka işimiz yok) gibi İslamla alakasız alışkanlıklar Türklerde farkında olmadıkları bir Şamanizm karşılığından ibaret orneklerden sadece bir kaçı. Benzerinin Kürtlerde olması da mümkün. Onlar da, dinin kökeninde olmayıp Zerdüştlükten gelen adetleri var mı sorgulama yapıp bu sorunun cevabını bulabilirler. Nitekim Kürtlerin kılıç zoruyla İslamiyeti kabul etmek zorunda kaldığını söyleyen bazı Kürt aydınları, “Müslümanlar barbardı, bu din bize yakışmadı, keşke kabul etmeseydik” diyen laikçi Türklerden bu manada çok da farklı değil. Yakın zamanda yaşanmış bir olaydan değil, yüzyıllar geçirmiş, zorla enjekte edildiyse bile toplumun DNA’sına karışmış bir durumdan söz ediyoruz. Ayrıştırabilen ayrıştırsın.
6. Türk diyanetinin devletçi-Türkçü tezlerine karşı geliştirilen itaatisiz-sivil Kürt cumalarına bakışınız nedir? Bunu aynı zamanda İslam içi bir tartışma olarak görebilir miyiz?
İslamiyete göre, Cuma namazının farz olması için bazı şartlar var. Cumayı kıldıracak olan imamın sultan veya onun görevlendireceği biri olması gibi. Buradaki ‘sultan’ iki şekilde yorumlanıyor. Birincisi devletin başındaki kişi… İkincisi o bölgedeki en yetkili kişi… Her ikisi de doğru kabul edelim (Ben zaten ediyorum da burada şahsi kanaatimden öte bir durumu anlatmak için önerme getiriyormuş gibi yapıyorum :) burada dile getirilmeyen ama olmazsa olmaz olan ana argüman şu: Sultanın Müslüman, ülkenin de İslam usulünde yönetilen bir ülke olması durumu. Buna göre, birincisi, Türkiye laik bir ülke olduğu için Cuma namazı farzdır diyemeyiz. Yani, devletin başındaki kişi artık müslümansa bile ülkenin yönetiliş biçimi İslam değildir. çünkü Cuma namazı İslami egemenliğin simgesidir. Fakat laik sistem, İslam’ın egemen olduğu bir yönetim biçimini yasaklar. Bu sebeple Cuma namazı Türkiye’de farz değildir denilebilir ama kılınmamalı denilemez. İkincisi, bu durumda, sivil Kürt Cumaları devlet otoritesini kabul etmemiş olduğu için, o bölgedeki en yetkili kişi veya onun yetkilendirdiği biri tarafından kıldırılmış olmalıdır. Bu gereklilik sağlandı mı, o dönemde bunu sorgulamaya çalışmıştım, ama yürütmeye çalıştığım tartışmayı pek anlayan çıkmamıştı. Şöyle ki, Türk devletinin otoritesini kabul etmeyen Kürtler arasında (Kürdistan’da diyelim), en yetkili kişi kimdir? Öcalan? Karayılan? Demirtaş? Cevabı Öcalan’dır diyelim, Öcalan İmralı’da olduğu için namazı kıldıramaz, peki kimin kıldıracağı konusunda o bir isim yetkilendirmiş midir? Dahası Öcalan Müslüman mıdır? Peki Kürdistan’ın dini İslam mıdır? Bu sorular sorulmadı, cevapları da alınmadı (en azından benim bildiğim kadarıyla). O zaman sivil-Kürt cumalarını İslam içi bir tartışma olarak göremeyiz. Oturma eylemi yapmak, grev yapmak gibi bir sivil itaatsizlik olarak değerlendirebiliriz.

    Yeri gelmişken, hemen şunu söyleyeyim, Türkiye’de YÖK’ten daha önce kapatılması gereken bir kurum varsa o da Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Bize “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” diye ezberletilen laiklik temalı devlet, din işlerini kuruluşundan bu yana tekeline almış durumdadır. Lisede bu soruyu sorduğumda cevap veremeyen kaç hocam vardı sayısını hatırlayamıyorum. Laik bir ülkede dini yöneten kurumun devlete bağlı olması laiklik açısından fiyaskodur. Laik olduğunu iddia eden bir devletin sunduğu diyanetse Müslümanlar için açısından fiyaskodur.

7. Dindarların radikal ve insani taleplerine karşın daima devleti ve milletin birliğini korumakla Müslüman birey açısından ülkeyi yaşanmaz kılan Kemalizmin tasfiye olduğuna inanıyor musunuz? Olmadıysa gerekçeleriniz nelerdir?
Hayır, daha önceki sorularda da altını çizdiğim gibi Kemalizm hafızamıza kazıdıkları ilk bilgi. Cumhuriyet, demokrasi bilmezken, haliyle Kemalizm’i bile tanımlayamazken ezberlediğimiz ve sabah akşam okutulduğumuz Andımız, Gençliğe Hitabe, İstiklal Marşı, her ne kadar içinizden “Düriye’min güğümleri kalaylı aah kalaylı” diye şarkı söyleseniz bile (şahsen ben öyle yapıyordum), zihniye kazınıyor, yıllar sonra kendimizi Kemalist buluyoruz. Ama az ama çok, bir virüs gibi kanımızda var, kimimiz bağışıklık kazanmışız, kimimiz etkisi altındayız ama o hepimizde var. Dolayısıyla Kemalizm, Kemalizm karşıtı devletçi-milletçi kişilerde ontolojik olarak yaşamaya devam ediyor. Tayyip Erdoğan bunun farkında anladığım kadarıyla. Bunu Necip Fazıl’ın Hitabesini dile getirmesinden çıkarıyorum. Böyle bir şey oldu diyelim, yani Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi yerine Kısakürek’inki ezberletilmeye başlandı; birincisi bu yerleştirme kaç kuşak sürer, kaç yıl sürer? 2023’e tastamam unutur muyuz Atatürk’ün Hitabesi’ni? Bana kalırsa Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni ilkokulda ezberleyen son Türkiyeli ölene kadar kemalizmin tasfiyesi bitmez. Daha da önemlisi, birilerinin hitabesini ezberlemek bu ülkenin kaderi mi? Başka bir yol yok mu? Hitabesizlik gibi…

8. Bu sorunun barışçıl yöntemlerle çözülmesini isteyen birçok Müslüman yazar-entelektüel var. Fakat istedikleri barış sanırım PKK'nin koşulsuz silah bırakmasıdır. Bunu gerçekçi görüyor musunuz?
Hayır. Habur’un sonuçları bu hayali gerçekçi kılmıyor. Sözünden dönen Kürtler değil Türklerdi. PKK’nin bunca söz verip geri adım atmanın ardından silah bırakacağını zannetmiyorum. Velev ki bıraktı hemen ardından barışın geleceğini de sanmıyorum. Muhtemelen silah bırakmak toplumda gücünü kaybetmek olarak algılanacak, devamında zafer psikolojisiyle, özür dilesinler denecek, hatta cezalarını çeksinler istenecek ve yaşadıklarımız bir daha tekrarlanacak. Hamas'ın İsrail'e karşı çözüme silah bırakarak ulaşabileceğine nasıl inanmıyorsam PKK'nin de ulaşabileceğini sanmıyorum. Silahtan çözüm umulduğunu sanmıyorum ama silah bırakma da getirmeyecek. Değişim (iyi yönde) yukarıdan geldiğinde aşağısı izler, değerlendirir, buna destek olur. Değişim yukarıdan gelmeyince aşağısı isyan eder, direnir, kendi yöntemleriyle (silahlı/silahsız..) baskı oluşturur. Değişmek ya da değişmemenin neticesinde çıkacak isyan arasında seçim yapacak inisiyatif yukarısıdır. Bunu aşağıdan bekleyemezsiniz. Yukarıdakilerin oraya gönderilme sebepleri budur. Yukarının, aşağıdan değişim veya kendi isyanını kabul etmesini beklediği düzen otoriterdir. Yani Bu hastalığın tedavisi hükümettedir. Şahsen ben “Yetmez ama evet” derken devletten bir şeyler beklediğim için, daha çok şeyler istediğim için “evet” demiştim, o "evet"i PKK’ye dememiştim. Benim de muhatabım hükümettir. Gelmeyen 'yetmez'imi soracağım merci vermeyenin ta kendisidir.

9. Öyle sanıyorum ki uniter-ulus devlet Müslüman Türklerin de vazgeçilmezi. Kürt sorunu da sanırım tekçi devleti koruma hedefi olanların iyi niyetleri olsa bile çözülmeyecek. Çünkü çok güçlü anayasal engeller var. Sizin bu konuda perspektif olacak fikirleriniz var mı?
Aslında uniter-ulus devletçi sistemin Türkler açısından geçmişi öyle pek uzun da sayılmaz, hatta 100 yaşına bile gelmemiş diyebiliriz.Osmanlı, yüzyıllar boyu, temel devlet yapısı olarak eyalet sistemini kullanmış. Eyalet sistemi ve eyaletler, ABD, Almanya, Avusturya gibi pek çok ülkede hala var ve federe devlet anlayışının temelini oluşturuyor. Bavyera Eyaleti gibi, Oklahoma, Nebraska gibi, ya da Osmanlı’daki Bosna Eyaleti, Saruhan Eyaleti gibi.. Çoğu federatif devlet yapısında da eyaletlerin kendi özerk yönetimleri var, hatta kendi bayrakları (sancakları), kendi başbakanları (beylerbeyleri/derebeyleri), kendi yasaları var. Zaten Osmanlı’nin çöküşünü hızlandıran da Tanzimat sonrası Eyalet sisteminden Viyalet sistemine geçişle olmuş. Merkezci yönetimlerin sonu yıkım olmuş, şu anda da ulus-devletlerin sonu pek hayırlı gözükmüyor, tarihten ders çıkarmakta ve vilayetten eyalete dönmekte fayda var.

10. BDP ve Blok bileşenlerinin politik pozisiyonunu nasıl buluyorsunuz? Kürt Kemalizmi suçlamalarını inandırıcı buluyor musunuz? Mesela çok iyi bildiğim Kürt hareketleri tarihlerinden Kürt Kemalizmine en çok uyan hareket Burkay'ın temsil ettiği ideolojik politik yapıdır. Bir grup öncünün üstten alta medeniyet-çağdaşlık örgütlemesini esas alır.
BDP ve Blok hareketinin temeli sosyalizme dayanıyor, önde gelen isimlerin kendilerini sosyalist olarak tanımlaması, KCK anayasasının komünizme geçişi tarif etmesi bunu gösteriyor  ve bu duruş ilk soruya verdiğim cevapla bağlı olarak, bana mevcut dünya düzeninde gerçekçi gelmiyor. Tüm Kürtlerin bir şekilde anlaştığını ve KCK’nin özerk bir devlet kurarak komünizmi inşa etmeye başladığını tahayyül ediyorum; özerkliğin tadını aldıktan sonra, başarının tadını çıkardıktan sonra liberalizmin merkezi diye tasavvur edilecek İstanbul’a cazibesi nedeniyle kaçacak çok sayıda Kürt olacaktır. Sosyalizmin fırsat eşitliğinden ziyade dayatma yoluyla getirdiği zoraki eşitlikçilik, toplumsal ekonomik refaha uzanan yol gibi görünen ama bireysel ekonomik sefalete dönüşen yaptırımlar, bir Demirperde Kürdistan’ı var eder. Kurguya devam edersek, savaştan çıkmış bir PKK’nin Kürdistan topraklarının güvenlik güçlerini oluşturması polis devleti olmakla itham ettiğimiz Türkiye’den daha totaliter, daha baskıcı güvenlik yapılanmasına yol açar. “Çok hayalperestsin, o kadar uzaklara gitme” diyebilirsiniz ama sunulanlar bunlar olunca sadece ben değil pek çok insan bunu düşünüyordur. Hatta BDP ve Blok’u destekleyen Kürtlerin çoğu de bunu düşünmeden edemiyordur ama mevcut durumda “Kürtlerin eli güçlensin, bu tartışmalar için daha vakit var” diyerek üzerinde durmuyordur.

    Son seçimlerde Altan Tan, Şerafettin Elçi gibi isimlerin katılımında bu aşırı sosyalist algıyı biraz gevşetmeye gidildiğini düşünüyorum ve sonuca yansımasına bakacak olursak haksız sayılmam. Ilımlı sosyalizm :) BDP’yi daha reel daha ayakları yere basar daha hazır kılacaktır.

    Kürt Kemalizmi tanımlamasını suçlama olarak görmüyorum ama eksik yapılıyor. Atatürk parçalanan bir ülkenin askeri olarak silah arkadaşlarıyla bir savaş kazanmış (bu arada sanırsın Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk ve yanındaki 3-5 kişi yaptı, millet yaydı kıçını yatti). Kazandıktan sonra ön plana çıkmış, ki Atatürk'ün ‘Kurtarıcı’ ‘Ulu önder’ ön adlarını almadan önce, o dönemde çok ciddi politik oyunlar, entrikalar yaşandığını, bize okutulmayan kitaplarda görmek mümkün. Yani bize anlatılmayan bir 'taht savaşları' zamanı var. Öcalan’ın ve PKK’nin kuruluş zamanlarına bakarsak onun da ulu önderlik pozisyonuna erişmeden önce Atatürk’le paralel bir süreçten geçtiği muhtemel.
   Burkay’ın hareketi ayakta kalsaydı ve Öcalan’ın hareketi kalmasaydı, Burkay üzerinden Kürt Kemalizmini şu anda konuşuyor olabilirdik belki, bilmiyorum ama Kemalizm ayakta kalmış bir liderin ideolojisi yenilmiş olanın değil. bu nedenle Burkay'ın yaşına ve yaşamına hürmet dışında Kürtler arasında bir karşılığı olduğunu sanmıyorum, olanı da Elçi ile girdiği tartışmada yerle bir etmiştir bence.
Öcalan üzerinden Kürt Kemalizmini konuşmaya devam edersek, bir gün hapisten çıkar, onu Önderlik kabul eden halkını yönetir, eleştirilir, eleştirilince katliam yapar, isyanları kanlı yöntemlerle bastırır, ilke ve inkılaplar belirler, 6-7 ok çizer, kahraman Kürt ırkının milli mücadelesini coşkulu marşlarla, fantastik tarih kitaplarıyla falan süsler ve Apoizm diye Komünizmden bozma bir düşünce sistemini var ederse Kürt Kemalizmi tanımlaması vücut bulmuş olur. Kemalizmin ‘tek tip vatandaş’ının bir benzerini komünizme giden KCK'nin buyurduğu sosyal yapı zaten var edecektir.
11. Temel çözüm öneriniz var mı?
Haddim olmayarak bayağı bir çözüm önerisi getirdiğimi düşünüyorum. Yeter bence :) Ama bir sloganla temel çözümü söyleyebilirim: “Her şeyin çözümü empati.” “Ben olsaydım nasıl hissederdim, nasıl davranırdım” diye kendini başkasının yerine koymak çoğu problemi çözüyor. En azından ben kendi devrimlerimi bu yöntemle yaptım, uzlaşmak istediklerimle bu şekilde uzlaştım, değıştirmek devirmek istediklerimi böyle devirdim :) Ulusalcı bir sülaleden, Trakya gibi CHPli topraklardan, faşist eğitim sisteminden, Kürt düşmanlığı geleneğinden bu sayede sıyrıldım.

3 yorum:

Sedef Pearl dedi ki...

şimdiye kadar en az beğendiğim söyleşi bu oldu. hatta hiç beğenmediğim de diyebilirim.

bu söyleşiden ne öğrendik?
şunu: merve şebnem hanım kendisini çok beğenen, kendisiyle barışık, türk olsun kürt olsun bütün türkiye halkları tarafından örnek alınması gerektiğini düşünen bir kişilik.
peki başka ne öğrendik? hiçbir şey.

batı tipi liberalleri temsilen yunus emre kocabaşoğlu, ılımlı müslümanları-muhafazakarları temsilen avukat murat çiçek, zaten bu iki siyasi ve felsefi duruşu bize gayet güzel anlatmışlardı.

merve şebnem oruç'la yapılan söyleşi, diğer iki söyleşide okumadığımız hiçbir şey sunmuyor, öğretmiyor bize.

yıkıcı tutku dedi ki...

Sevgili Sedef, birinin kendisinin örnek alınmasını istemesi kadar doğal ne olabilir ki? Diğer eleştirilerinin muhatabı sanırım Merve Şebenm.

Adsız dedi ki...

Sedef Pearl'ün eleştirileri yerinde ama Merve'nin çok güzel bir kadın olduğunu buradan söylemek isterim ^_^

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.