Social Icons

.

Pages

14 Eylül 2011

GÖZÜNÜZÜ SEVEYİM BARIŞIN

Sabah kalktığınızda muhtemelen kendinizi kısa bir hikaye gibi kurgulanmış bir takım fantastik köşe yazılarını okurken bulacaksınız. Devlet ve KCK arasında 2010 yılında değişik dönemlerde yapılan görüşmeleri yorumlayacak köşecilerin neler yazacaklarına dair bazı kestirmelerim var. bundan da  önemlisi Abdullah Öcalan’ın hala devam eden politik rehine pozisyonu tüm o görüşmelerin neden tıkandığının hem zihinsel süreçlerini hem de siyasi niyetlerini ele veriyor. Eğer bu durumu dert edecek bir köşeci  çıkmasa onun yazdığı kağıdı tükürükleyip geri dönüşüm kutusuna atın. Öcalan’ın herhangi bir tutuklu olmadığı açık. Devlet ve hükümet onu yıllardır Kürtlerin taleplerinden vazgeçmesi karşılığında rehine gibi tutuyor.  Devleti yönetenler profesyonel olabilir ama bu korkuları, bu telaşları ciddi bir travmaya da işaret. Zaten devletin kırmızı çizgi dediği temel belirleyenleri olan anayasanın ilk bilmem kaç maddesi bu şizofren rahatsızlığının da esasları oluyor. Öcalan ile irtibatın kesilmesi  bu esaslardan taviz vermeyen, konuşmaya kapalı, anlamaya anlatmaya sırt çevirmiş şizofren devletin devam eden çatışmalardaki rolünü ortaya koyması açısından önemli... 

Devlet ve KCK arasındaki görüşmelerin ses kayıtları medyaya sızdı. Bu görüşmelerin nasıl sızdırıldığı hiçbirimizin meselesi olmamalı. Hangi siyasi grubun bu sızdırmayla ilgisi olduğunu, neyi hedeflediğini pek merak etmiyorum. Merak edenler modern dünyada ancak 3.sınıf ulusalcı, vatansever, muhafazakar, sağcı ve solcu düşünce sahipleri olabilir. Ki ülkede pek azımsanmayacak bir yazar çizer tayfasıyla oldukça yoğun bir kitle var. Çoğu da hükümete ve onun özel temsilcisi MİT başkanına yönelik mobilize olmaya hazır bir grup mastürbatör… Hükümet yanlısı kesim de aynı şiddette kirli propaganda yapacak ve sızdırma eylemini konu edinecektir. Bu akılsız kesimi pas geçiyorum. Beni ilgilendiren görüşme içeriğiyle ilgilenen kesimlerin, görüşmelerden çıkarımları. Çünkü içeriğe dair fikirlerimiz bu savaş karşısında pozisyonumuzu da ele verir.

Bu görüşmelerde MİT Müsteşarı Hakan Fidan ( o dönemde yardımcı) son derece donanımlı, olaya hakim görünüyor. Afet Güneş de deneyimli , analiz gücü oldukça gelişkin bir istihbaratçı. Benim içerikten anladığım şu: Başbakan temas kurma ihtiyacı hissediyor ve istihbaratı görevlendiriyor. Fakat hükümetin o dönem için bir somut bir projesi olmadığı için gelişmelerin, görüşmelerin seyrine göre tavır alması bekleniyor. Hakan Fidan’nın siyaseten tam destek alamadığı belli, kendisi iyi niyetli olmasına rağmen iktidar olma gerçeğini bildiğinden sürecin sekteye uğrayacağının farkında. ( Bu arada siyasi jargona hakimiyeti ve üslupsal güven vermesi takdire şayan)  Afet Güneş’in “Haydi, müzakere edelim.” İfadesi acemilik değilse bilmezliktir, o ayrı.  Bu, gizli bir görüşme olduğundan müzakere sürecinin henüz başlamadığının farkında değil. Hükümet kendi içinde de uyumlu olmadığından Hakan Fidan konuya vakıf değil. Söz vermek istemiyor ama diyalog yolunun açılabileceğini ifade ediyor. Başbakanın Kürt siyasetinden o dönem rahatsız olan, AKP içinde etkili yetkili grupların da olduğu söyleniyor. Mesela medyaya KCK operasyonları hakkında olur olmaz kirli bilgi servis eden kesimlerin görüşlerini, yazılarını, haberlerini yapanları hatırlarsak barış görüşmelerine yol açabilecek bu temasların neden kesildiği de açıkça anlaşılır. Emre Uslu ve Önder Aytaç’ın KCK operasyonlarının fikir babaları olduğunu biliyoruz. Aynı zamanda yargı ve emniyet çevrelerinde kanaatleri ve  etkileri, yetkileri olan bu iki tipin öteden beri tasfiye hedefli kışkırtmalarını anımsıyorum. (Önder Aytaç işi cellatlığa kadar götürmüştü.) Benim dikkatimi çeken şey, aslında Taraf gazetesinin yayın çizgisinin 2009 ve 2010 yıllarında oldukça etkili barış çizgisi olduğu, fakat sonradan (muhtemelen görüşmelerin tıkanmasından sonra) PKK’yi imha amaçlı bir dezenformasyonun bir parçası noktasına geldiği…Yani Taraf görüşmelerin seyrine göre enforme edilmiş, ona göre mevzilenmiş. Bugün için cephe gazetesi olma pozisyonuna düşmüştür. Cemaatin ve Aydın doğan’ın kontrolündeki medya da zaten PKK ile hiç görüşülmüyormuş gibi direkt bir teyakkuz halindeydi, bu emre amade güdüklüğü hala devam ediyor. Basının bu savaşçı tutumu açısından görüşmelerin açık yapılması gerekliliği elzem. Bu savaşta yaşamını yitirenler bu basın yayın araçlarında zihin mastürbasyonu yapan sahtekarların teorileri, tasarımları, fikirleri doğrulansın diye ölüyor neredeyse

Afet Güneş’in “Çok uzun yazıyorsunuz, gözüm.” Eleştirisini de dikkate alarak konuyu devam ettireceğim. Ama muhtemelen Emre Uslu ses kayıt videosunun sorunlu olduğunu El Salvador barış görüşmelerine ait kasetin montaj olduğunu açıklayacaktır. Şu saate kadar hala açıklamadığı için yaşamsal sorunları olduğunu da düşünmüyor değilim. Hilal Kaplan kaseti sızdıranların İsrail muhibbi olduklarını yazmasa vicdanım körelecek.  Bağcılar Yenimahalle’deki “Mahmut’un Yeri” kahvesinde pinekleyen birkaç köşe yazarı “dış oyunlar, büyük resim” algısı çerçevesinde Hürriyet, Zaman, Habervaktim gibi gazetelerde ileri demokrasi nutukları atacaklar. Perihan Mağden’in götüne benzeyen yayın yönetmeni de orta yol adına hükümetin zamanında ne kadar büyük adımlar attığını falan dillendirecektir. Taraf’ın meşhur Potomyalı ve Potomyasız özgürlükçü sosyalistleri, liberalleri, sağcıları da “Yok artık size müzakere falan, siz kazana düştünüz.”gibisinden şeysilerle kişilik sorunlarını işleyeceklerdir.

Çok uzun yazdım, farkındayım sonra konuya bir de KCK’liler açısından değerlendireceğim.

4 yorum:

Sedef dedi ki...

Perihan Mağden'le ilgili gönderme hiç olmamış. Onun Taraf'taki yazısını okumayanlar veya Eyüp Can'la ilgili yazdığını hatırlamayanlar anlamayacak bir kere.

Ayrıca Radikal'le beraber Mağden'e de hakaret ediyorsun gibi olmuş. Amacın bu muydu, emin değilim.

Savaş pornosu yazından sonra sana yaptığım evlenme teklifini geri alıyorum mecburen. ;)

yıkıcı tutku dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
yıkıcı tutku dedi ki...

Sevgili Sedef, Sen anlamışsın ama:) Mağden'e asla hakaret etmem. Mağden basın dilinden radikali Eyüp Can'ın suratına benzetirken onun yüzünü de benim dediğim şeyi benzetmiştir muhtemelen :) Evlenme teklifini bir daha düşün. Tam havaya girmiştim. Zihinsel olarak kendimi hazırlıyorum:)

Sedef dedi ki...

Bu yazının ikinci bölümü ne zaman geliyor Lermontov? ;)

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.