Social Icons

.

Pages

16 Eylül 2011

Yerin Üstünde Şizotipalizm, Yerin Altında Gömülmek

Şizotipal desem mi bilmiyorum, ama öteden beri “iktidar bağımlısı gazeteci kişiliği” de aşan bir tür karmaşayla karşı karşıyayız. Okurlarla kurdukları ilişkileri  'okurların, dile getirilen düşünceyi tümden kabulü veya reddi üzerine' biçimlendiren bir tür yazar-okur karmaşası… İzah edemedikleri olay ve olguları inançlarıyla veya komplo kurgularıyla yazıp hitap ettikleri topluluktan dışlanmışlığının acısını çıkarmak gibi gayretlere sahipler. Yılın üç yüz altmış beş günü Kürt sorunu üzerine yazarlar. Yazdıklarının Kürtler arasında  karşılığı olmadığını da bilirler, oysa Kürtler arasında “ölü yazar”dırlar. Bu gerçeği fark ettiklerinde bu defa kendilerinde sihirli güç olduğuna inanır ve başkasını kurtarmak gibi ağır sorumluluklar yüklenirler. Politik açıdan bunun karşılığı şu: “Öcalan’ın tecridinin devletin baskıcılığıyla ilgisi yoktur, PKK, KCK ve BDP’nin hak talepleriyle ilgisi vardır. O halde sizi onların zulümden ancak biz kurtarabiliriz.” 


Bu telkinlerine olumlu tepki alamadıkları noktada alakasız olaylar arasında bağ kurarlar, sürekli kuşkucu ve paronoid tepkiler verirler.  Siyasi, ekonomik, hukuksal ve sosyal açıdan muazzam kurumsallaşmış bir devletin 1990’lardaki cinayet işleme biçimleriyle PKK’nin eylemleri arasında  moda mod bağlar kurmak ve kendilerinin demokratlıklarını çocuk heyecanıyla kanıtlama arzusundalar. Basit analojilere tepkileri bile analojideki zayıf unsurun olumsuz davranışını büyütme, abartma üzerinedir. Devletin davranma biçimini önemsiz ve küçük sayarlar. Şemdinli’de PKK eylem yapar, devlet sağa sola rastgele ateş açmakla yetinmez özel hedefler seçer, havan toplarıyla sivilleri öldürürse devletin siyasi ve hukuksal örgütlenme biçimlerinin bir önemi kalmamıştır bunlar için. Tek dertleri yıllardır şeytanlaştırdıkları bir örgütün açıklarından, eylem tarzlarından kendilerini haklı çıkarabilecek uygun modellemeler yaratmak ve bunlara tutunarak yazmak. Basit bir ayı-tavşan kavgasını bile tavşanın ön dişleri üzerinden analiz ederler. Onun ön sivri dişlerinin ne kadar keskin ve kemirici olduğu bunların temel sorunudur. Sürekli tavşanı haksız çıkarma gibi niyetleri vardır. Tavşanın İsrail topraklarından, İran dağlarından gelmiş olması veya zamanında Rus ataya sahip olma ihtimalini dillendirmeleri de paronoid derecelerini gösterir. Bu durumda ayı-tavşan kavgasında zarar göreni, mağdur edileni korumaktan ziyade ayının davranışlarını sürekli haklı çıkarmaya yönelik tutumlarını, kişilik problemlerini yazarlık diye satarlar, rağbet gördüklerinde efelenirler çemkirirler. Gerçek dünya ile kurgu dünya arasında gidip gelirler. Bunlar açısından melekler, şeytanlar, cinler, periler, devasa yaratıklar vardır ülkede. Tüm olaylara bu metafizik yaratıklar sebep oluyor, tüm hikaye bu masalımsı olaylarla örülüdür. Kendi psikolojik süreçleri de bu masal savaşlarını oyun niyetine izleyip bundan kendi haklılıklarını piyasalama yazılarla geçinirler. Okurun tepkisi eleştirel okuma olmamalıdır, savundukları düşünceleri tümden kabul eden en az kendileri kadar korkunç okur tepkileriyle şişinirler, reddedenlere de ayar vermelerine rağmen şiddetle o red sahiplerine de ihtiyaç duyarlar, onların varlığı  kabul mekanizmasının iyi işlemesi için şiddetli reaksiyonların okunma oranlarını beslemesi gerekecektir.


Kan davasına dönüşmüş bu savaşı durdurmanın, derin vadilerde kıstırılmış askerlerin şaşkın karıncalar misali sağa sola kaçışarak mevzi aramasının; onlarca uçak sorti yaparken gizlendikleri deliklerde, sığınaklarda insani kaygılarla feci şekilde öldürülmeyi bekleyen binlerce militanın yaşama kaygısının; gecenin bir saatinde ansızın kulakları sağır eden gürültülerle tonlarca patlayıcının üstüne yağmasını bekleyen o korkunç ruh halindeki köylülerin dramatik yaşantılarının; çocuğu Kürt bölgelerinde askerdeyken, polisken her gece binbir yöntemle öldürülmesini rüyasında gören anne-babanın/sevgilinin/arkadaşın derin travmalarının, bu psikolojik süreçlerini pazarlayan yazarlar köşeciler açısından bir önemi yoktur. Öyle olsaydı devlet, hükümet, iktidar gibi kaygıları olmazdı…


Bazen az sonra bir bombanın patlaması sonucu  bir metroya sivil bir kurban olma ihtimaliyle biniyor, bazen arazide askeri bir operasyonda az sonra baskına uğrayacak bir er halimle konaklıyor; kimi zaman herhangi bir görev için gecenin bir anında karanlık bir vadinin çıkışında yürüyen birazdan pusuya düşürülerek üstüne binlerce mermi, onlarca el bombası boca edilecek bir gerilla, kimi zaman ihbar sonucu evinde militan beslediği belirlenmiş bir köylü oluyorum. Her ihtimalde az önce sözünü ettiğim yazar çizerlerin ruhumu daha fazla yaraladığını düşünüyorum. Metroda saldırıya uğrama ihtimali olan gençken buluşmaya, sevişmeye; arazide baskın yemiş bir erken ertesi gün gelecek telefonlara, vadi tabanında pusuya düşürülmüş bir militanken yolculuk sonrası tatlı bir uykuya, köylüyken bahçeden hasat toplamaya özlem dolu bir kişiliktim. 


Barışmak dışındaki her ihtimal bizi yeryüzünde metafizik değerlerin kutsadığı, aslında alçalttığı tuhaf bir nesneye dönüştürüyor…

3 yorum:

Adsız dedi ki...

Evet ecel kapını çalmadan eceli tanıyamıyorsun evlat senın degılse için yanmıyor demektır bu anlayış bir annenın yuregı her haber programında nasıl vuruldugunu anlayamazsın ekrana yapışıp kalmayı anlayamazsın bunun adı ney bılemıyorum kelımeler anlatabılırmı bu ınsanca hali her ölüm haberinde bunuda tanıyorum demenın acısını yıkılmıslıgını egoları okadar yok etmişki benliklerini insan olmaktan utanır hale geldık ..onlar gazeteciden cok patron yalakaları basbakanının gazetecısı basbakanının hacısı işadamı tarihe mutlaka hesap vereceklerdır cocukları nasıl yasıyıcak acaba bizimkiler ölürken....iyi bir yazı tebrik ediyorum sevgili yoldasım kalemın hep varolsun sureklı takıpçi oceann21

Sedef dedi ki...

Blogun yeni görünümü çok güzel olmuş. Özellikle arşiv bölümünün eklenmesi.

yıkıcı tutku dedi ki...

Sevgili Sedef, yeni yazı için tüm koşullar uygun, her an gelebilir:) KCK de açıklama yaptı ses kaydıyla ilgili. Yeni yazı eli kulağında

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.