Social Icons

.

Pages

12 Mart 2012

Kürt Sorunu Üzerine Politik Söyleşiler 4


Söyleşinin bugünkü konuğu yakından tanıdığım, mütevazı bir tıp doktoru, hocası... Defalarca sohbet ettim yüz yüze hiç sıkılmadım kariyerinden.  https://twitter.com/#!/Kocabasoglu Zamanında Avrupa'daki TR solcularına oldukça faydası dokunmuş bir liberal

1. Kendinizi politik yelpazenin neresinde tanımlıyorsunuz?
 Liberal olduğum fikrindeyim. Ancak Türkiye’deki algılamadan farklı bir liberalizmi savunduğumu söylemeliyim. Bir kaç kısa noktada özetlemeye çalışayım: (1) Devletin varoluş sebebi sadece hizmet etmek olmalıdır, işlevi ağırlıkla koordinasyonla sınırlandırılmalıdır (“apartman yöneticisi” modeli devlet). Bu din işlerinin cemaatlerce yürütülmesinden, halkın kendini yerel özerk biçimde yönetmesine kadar geniş bir alana uygulanmalıdır. (2) Bireyin kendi vücudu üzerinde, devletin ve toplumun müdahale edemeyeceği mutlak ve sınırlanamaz bir tasarruf hakkı vardır. Kadının kürtaj hakkından vicdani redde, ötenaziden eşcinsel evliliklere, başörtüsünden anadilini konuşmaya kadar pek çok alanı kapsar bu tasarruf. (3) Herkese dil, din, cinsiyet, fiziki durum ve statü farkı gözetilmeden her alanda fırsat eşitliğinin tanınmalı, ancak teşebbüs hürriyeti ve rekabetçi pazar ekonomisi güvence altına alınmalıdır. Ekonomik anlamda liberterliğe daha yakınım. (4) Seçimle gelmeyen ve seçimle gitmeyecek hiç bir otoritenin siyaset ve halk üzerinde hakimiyeti olmamalıdır.

2. Sizce Kürt sorunu tam olarak nedir?
 Sorunun temelinde, milli burjuva ve milli bürokrasi yaratmak saiki ile yola çıkan kadroların kurduğu Cumhuriyet rejiminin “Kuva-yi Milliye sınırları içinde mukim gayrimüslimleri tasfiye etmek, Müslümanları Türkleştirmek” ülküsü üzerinden tek tipleştirme politikaları var. Ermeniler zaten aynı kadroların öncüllerince yok edilmişti, Rumlar mübadeleye ve sonrasında pogromlarla kaçmaya zorlandı, Yahudiler antisemit kampanyalarla ana dillerini unutacak kadar sessizleştirildi veya göç etmeye zorlandı; Süryaniler baskıyla yurt sathından uzaklaştırıldı. Baştan beri tek “evdeki hesaba uymayan”, aslında Kürt halkının bu asimilasyon politikalarına direnişi oldu. Rejim “halkların kendi kaderlerini tayin hakkını” reddedip, Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerini bile baskı altında tutmaya kalkışınca, Kürtler de başkaldırdı. Aslında yaşanan bir rejim ve “millet-i hakime” sorunu, “Kürt sorunu” jargonu sanıyorum bize Cumhuriyet zihin haritalarından miras, “Doğu Sorunu” ve “Yahudi Sorunu” misali, oldukça karanlık çağrışımlı bir ifade tarzı. Belki de millet-i hakime kibriyle dolu kafalarımızın bir dışavurumu.

 3. Kürt sorunu, çözüm isteyen bir sorunsa anayasal süreçlerin değişmesi bu sorunun çözümüne katkı sunar mı? 
 Teorik olarak sunabilir, çünkü bir açıdan Anayasa azınlığın hak ve özgürlüklerini garantileyerek çoğunluğa karşı korunmasını  güvence altına alan toplumsal bir mukaveledir. Azınlığı çoğunluğa; dezavantajlıyı avantajlıya; bireyi topluma ve devlete karşı korumalıdır bu belge temel olarak. Çünkü kimse “devletin şefkati” veya “toplumun hoşgörüsü” gibi muğlak, tepeden bakan, kibir dolu ve çoğunlukla anlamsız “değerlere” sığınmak zorunda kalmamalıdır. Ancak bizim Anayasa yapma deneyimlerimizin tamamında gözetilen “devletin bekası” olduğundan, pratikte sorunun çözümüne katkı sunar mı, pek de emin değilim. Jakoben kafaların, devletçi reflekslerden, yasakçı eğilimlerden, tepeden inmecilikten kurtulmaları çok ama çok zordur. Buraya kadar bahsettiklerim zaten “Boğaz’ın İsveç’i” olamayacağımızın göstergeleri. Bunun üzerine milli eğitimin hepimize az ya da çok aşıladığı “millet-i hakime” kibri de eklenince, Kürtlerin en temel insan hak ve hürriyetleri için bile “veriyoruz ya, daha ne istiyorlar?” diyen kafalara ulaşmış oluyoruz. O kafalardan nasıl bir Anayasa çıkar, üç aşağı beş yukarı belli. Bütün bunların üzerine, siyasi açıdan sebep-sonuç ilişkilerini ıskalama konusundaki istikrarımız da eklendiğinde, ortaya çıkan pek de iç açıcı bir tablo değil doğrusu.
  
5. Bu sorunun siyaseten çözülebileceğine inanıyor musunuz?
 İnanıyorum. Düne kadar Güney Afrika rejiminin yıkılacağını, İngilizlerin İrlandalılarla uzlaşmaya varacağını, Timor Leste veya Güney Sudan’ın müzakereler ve halk oylaması sonucunda bağımsızlıklarına ulaşacaklarını düşünmek de zordu. Çetin Altan’ın dediği gibi, enseyi karartmamak gerek. Çözümün tek yolu karşılıklı siyasi müzakereler; derler ya “barışı dostlarınla değil, düşmanlarınla müzakere edersin.” Ancak taraflar arasındaki görüşme ve müzakere süreci, bahsettiğim millet-i hakime kibrinden uzak, eşit muhataplar arasında, adil bir biçimde gerçekleştirilmeli. Sürecin kopmamasına ve duraklamamasına maksimum özen gösterilmeli. İki tarafın da birbirlerine karşı olan güvensizliklerini aşabilmek için ateşkes de dahil, güven sağlayıcı somut adımlar hızla atılmalı. Tek arzum, önünde sonunda, öyle veya böyle varacağımız bu istasyona; kibir yüzünden daha fazla ayak diremeden, hamaset içinde daha fazla gencimizi toprağa vermeden, düşmanlığı daha fazla biriktirmeden, cesur adımlarla bir an önce varmamız. Siyaseten çözülebilir de, çözebilecek çapta siyasetçiler var mı halihazırda, onu bilmiyorum.

 4.Basının Kürt sorunu karşısında pozisyonunda sizi umutlandıran bir yayın var mıdır?
 Samimiyetle hayır. Basında hemen herkes kendi patronunun, kendi muktedirinin davulunu çalıyor maalesef. Bazı cesur kalemler yok demiyorum, ama bize gereken barış isteyen, barış dilini hakim kılan bir basın. Bugünkü manşetlere bile bakarsanız bundan ne denli uzak olduğumuzu görürsünüz.

 5.Kürt sorununda liberal yaklaşımların homojen olmadığını biliyoruz. Sizi sorunun çözümü konusunda umutlandıran liberal yaklaşım ne olabilir?
Öncelikle Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını, ama bunu büyük ağabeylik taslama tuzağına düşmeden savunacak bir liberal çizgi gerekli. Maalesef “liberal” dediğiniz çevrelerde söz dönüp dolaşıyor ve “Kürtler kendilerini yönetemezler”e geliyor. İşin komiği aynı çevreler “göbeğini kaşıyan adam” imgesinden aşırı rahatsız oluyor havasındalar. Ama konu Kürtlere gelince çifte standartları derhal devreye giriyor. “Benden sonra ne olur Portekiz’in hali?” diye ölüm döşeğinde hayıflanan Diktatör Salazar benzeri hazin bir hal bu… Kendilerine liberal diyen bir başka çevre de, örneğin demokratik özerklik konusunda “PKK tarafından önerilen Kemalist/totaliter bir yapı, olmaaaz” diyerek aslında benzer bir söylemi başka kelimelerle tekrarlıyor. Sana ne kardeşim? Neyin olup olmayacağını tayin edecek olan sen değilsin ki; tanım gereği Kürt halkı. Ama işte millet-i hakime kibri sinsice kafalara yer etmiş durumda. Hiçbirinin aklına sanki “Halka bir soralım bakalım onlar ne istiyor” demek de gelmiyor. Gitmese de, görmese de o köy hep kendinin sanıyor o kafa… Birey-devlet ilişkisi özelinde, haklı olarak kamuda çalışanlar dahil isteyenin her yerde başörtüsü takabileceğini görebiliyorlar, ama anadili Kürtçe olanların Kürtçe eğitim ve hizmet alma hakkı, kendini Kürtçe ifade etme hakkı vs işin içine girince, durumun paralelliğini göremez hale geliyorlar. Millet-i hakime kibri kör ediveriyor. “Türkçe savunma yapıversinler” demenin “peruk takıversinler” demekten daha vahim olduğunu bile fark edemiyorlar. İşte bütün bu abuk sabuklukların yaşanmadığı gerçek bir liberal çizgi gerekli. En azından, bu savaşın ülke mali ve ademi kaynaklarının israfı olduğunu, demokrasinin kök salmasına ve toplumsal refaha en büyük engeli teşkil ettiğini fark eden bir çizgi. Barışı tesis etmenin asıl sorumluluğunun, güvenlik ve yargı bürokrasisinin falan değil, sadece ve sadece seçilmişlerin omuzları üzerinde olduğunu fark eden bir liberal çizgi. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, anadil ve yerinden yönetim gibi vazgeçilemez temel haklardan bahsetmiyorum bile. Onlara inanmayan zaten liberal falan değil.
  
6. Sizden sorunların çözümüne dair öneri alınmış olsaydı temel öneriniz ne olurdu?
 Derhal masaya oturmak. Öncelikle bir görüşme takvimi açıklanmalı, müzakereler ne kadar çetin geçerse geçsin, kazanım noktalarından geriye dönülmeyeceği iradesi açıklanmalı. Derhal hızlı bir “iyileştirme takvimi” gündeme gelmeli. Bu çerçevede her iki tarafın liderliklerinin masaya eşit ve özgür olarak oturabilmesinin yolları bulunmalı. ANC ile yürütülen müzakerelerde de Mandela’nın serbest bırakılması çok önemli bir noktaydı; çünkü liderini rehin tuttuğun ve serbest bırakma perspektifi taşımadığın bir hareket ile müzakerelerden uygulanabilir bir barış anlaşması çıkmasını pek mümkün görmüyorum. Barış anlaşmasında bence olmazsa olmaz, temel hak ve özgürlüklerin, Kürtler özelinde siyasi özerkliğin garanti altına alınması olacaktır. Ancak ben bunlar dışında, aynı İrlanda, Quebec, Timor, Etiyopya ve Sudan’daki gibi mutlaka Kürt halkının kendi kaderini tayin haklarını o veya bu yönde kullanabilecekleri bir referandumun da gerekli olduğunu düşünüyorum.

7. Sosyal medyada, özellikle twitterda en çok hangi politik fikrin etkili kullanıldığını düşünüyorsunuz? Kendinizi yeterince ifade ettiğinizi düşünüyor musunuz?
 Twitter’ın, follow ve unfollow’lar yoluyla çoğu insan için kendi benzerlerle öbekleşmeyi sağladığı inancındayım. O sebeple, benzer düşüncedekilerin aktivizm haberleşmeleri dışında, politik bir diyalog kanalı olduğunu düşünmüyorum. O sebeple sanırım benzer düşüncedekilerin kendilerini örgütlemeleri dışında, politik bir diyalog kanalı olduğunu düşünmüyorum. Tersine karşılıklı monologlar ve hakaretler uçuşuyor havada. Bu çerçevede, ulusalcılar da, AKP’liler de bu medyayı en iyi kullanan gruplar bence. Kendimi hiç bir zaman yeterince ifade edebildiğimi düşünmüyorum, kaldı ki 140 harfle bunu becerebileyim.
 8. Sorunun çözümünde BDP ve Blok dışındaki unsurların fikirlerinden yararlanılabilir mi? Kemal Burkay bunun neresinde? 
Kesinlikle. Bence diyalog sürecine herkesin katkıda bulunabileceği mekanizmalar yaratmak önemli. Toplumların barışa hazırlanmasında, temsiliyet iradesine sahip unsurların sürece  dahli, müzakerelerin selameti açısından bence çok önemli. Sadece Türkiye içinde değil; daha önce benzer deneyimler yaşamış ülkelerdeki müzakerelerin tarafları da kesinlikle akil adamlar olarak dinlenmeli.
 Kemal Burkay maalesef bunun 30 küsur yıl gerisinde.



1 yorum:

Handan Halitgil dedi ki...

Doktor Kocabaşoğlu, gerçek bir liberalin nasıl olması gerektiğini o kadar güzel göstermiş ki; bu söyleşiden sonra insanın TR'de kendisine "liberal" demekten utanmasına gerek yok. :)

Bir daha bana "Sen liberal misin yani" diye burun kıvırmaya kalkanı, direkt bu söyleşiye yönlendireceğim. :)

Teşekkürler.

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.