Social Icons

.

Pages

21 Temmuz 2013

Rojava Devriminde Olası Gelişmeler


 Tel Abyad’da çatışmalar henüz devam ediyor.  Bu ilçe Rakka valiliğine bağlı. Rakka birkaç ay önce Suriye’deki El Qaide ve El Nusra’nın hakimiyetine girmişti. İlginçtir, Suriye’nin siyasi idaresi alevi tandanslı olmasına rağmen Tel Abyad’dan Rakka’ya kadar uzanan nehir boyunca en verimli topraklar Sunni Arapların elinde. İlginçlik bununla da kalmıyor. Tel Abyad’da sınırlar belirlenmeden önce Kürt ağalarının elinde olan birçok mülk Esat rejimi öncesinden ve Hafız Esat döneminden beri  Arap ailelerin denetimine ve kullanımına verilmiş, Kürtler verimsiz kırsal alanlara sürülmüşlerdir. Bu bölgedeki Araplaşma , Efrin, Kobane gibi Kürt yerleşimleriyle Qamişlo, Amude, Serekaniye, Hasaki gibi Kürt illeri arasında neredeyse “tampon bölge” işlevi görmektedir.  Arap Baharı’nın Suriye’de birçok etnik ve dinsel topluluk için “Arap kışına” dönüşmek üzere olduğu bu  dönemlerde Kürtler yılların çabasıyla hem öz savunmalarını alıyor hem siyasi yapılanmalarını oluşturuyor  hem de kültürel varlıklarını sürdürmek için birçok merkez açıyorlar. Ekonomik hayatlarını rejim,  ÖSO ambargosu ve kısmen Başur negatifliğine rağmen sürdürmeye kararlılar. Yakın zamanda Serkaniye’nin El Qaide ve El Nusra bileşenlerinden temizlenmesi YPG’ye önemli bir prestij kazandırdı. Kürtlerin kendi içinde yaşadığı sorunları da bir anda halının  altına süpürdü, çünkü Tel Abyad’da Cephat Ekrad (Kürt Cephesi) YPG ile koordineli savaşmaya başladı.  Aynı günlerde PYD başkanı Salih Müslim de Hewler’de Güney Kürdistan’lı siyasi kurumlarla görüşmelerde bulunuyordu. Eğer Tel Abyad’da El Qaide ve El Nusra etkisi kırılırsa artık “Kurdish Spring” özyönetim süreciyle devam edecek. Geçici bir siyasi yönetim oluşturulacak,  özerklik anayasası taslağı çalışmalarına başlanacak , sonrasında da en hızlı biçimde çok partili seçime gidilecek.  Bu siyasi ve idari planlama hepimizin umudu, beklentisi…Heyecanlı da... 
   Suriye’de bundan sonra muhtemelen muhalifler ve rejim kesin zafere ulaşamayacaktır. Son çarpışmalar, eylemler Cenevre 2 sürecinde pazarlık gücü elde etmeye yönelik.  Suriye’de hem rejim hem de muhaliflerin üstünlüğü tüm ülke sathında değil lokaldir. Eğer Cenevre’ye bu lokal üstünlüklerle gidilirse varılabilecek en iyi çözüm federal sistem olacaktır ki Kürtler açısından “de jure” devletimsi statü hayati bir önemde olacaktır. Zaten federasyona dayanan statü egemen devletin de anayasal bir hak olarak diğer ulusal ve dinsel topluluklara tanımasından geçecektir. Ancak PYD’nin yumuşak özerklik dediği model sorunların kalıcı olarak çözülmesine kadar oldukça hayati olacaktır. Çünkü bu modelin siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik girdisi çıktısı olacaktır. Demokratik federal sistem diye Öcalan tarafından kavramsallaştırılan bu model Suriye’de diğer toplulukların (Alevi, Sunni, Hıristiyan, Dürzü,Yezidi) sorunlarının çözümünde model olabilir. Bölgenin yüzyıldır kabaran yaralarını iyileştirmede de işlevli olabilir. PKK ve PYD cephesinin “demokratik özerklik” konusundaki iddialı görüşleri bu öngörüye dayanır. Halklar ve uluslar arasındaki yumuşak konfederalizmi de hedefalan bu sistem,  teorize edilmesine rağmen pratikleşecektir. Bu model yabancı yatırımları dışlayan model de değildir.  Yerel üretici güçlerin bağımsız eko-sosyal ilişkilerinin bir sonucu olacak ve dış sermaye,  vahşi pazar ve iş-emek gücünü hoyratça kullanmaya değil, yerel üretici güçlerle uzlaşarak, anlaşarak ancak bölgede var olacaktır. Bu, aynı zamanda iyi niyet temennimizdir…
    Batı Cephesi’ne Olası Yansımalar:
 Kürt cephesinin ve YPG’nin bölgede askeri inisiyatifte de üstünlük sağlaması halinde, dünyanın birçok bölgesine yenilmez denen Selefi ve El Qaide gibi radikallerin yenilebileceği gerçeği dünyaca görülecek ve Batı’nın Ortadoğu hesaplarında Kürt kartı artık asli bir unsur olarak açılacaktır.  Devletler  arası ilişkilerin kozu, nesnesi, yumuşak karnı değil; bu ilişkilerin bizatihi  tarafı olacaktır Kürtler.  Batı’nın Selefi ve El Qaide radikalizmi üzerinden şeytanlaştırdığı Ortadoğu’da ise seküler, demokratik siyasi hedefleriyle Kürtler yeni oyuncu pozisyonuna geçeceklerdir. Batı basınının “ancak filmlerde yenilen kötü karaktlere” ilgisi PYD’yi daha sempatik gösterecektir.
    Türkiye Cephesi:
PKK ile müzakere sürecinde olan bir devlet var. Muhtemel müzakere sonuçları yumuşak statü ile sonuçlanacaktır. Aksi Kürt tarafının kabul edeceği çözüm değildir. Durum buyken Rojava’daki  Kürt dinamiklerinin özgüce dayalı yapılaşmasının “Süreci kışkırtıyor, bozuyor.” tonundaki iktidar çığırtkanlığı da ancak Ankara ve çevre illerde duyulacaktır. Bunun Kürtler nezdinde bir karşılığı yoktur. İçte milliyetçi hezeyanları kırmaya yönelik bir çaba mı bunca efelenme bilinmez, ama Kürt karşıtı Türk cephesinin nefretini kaşımaktan başka bir işe yaramaz. PYD kontrolündeki bir sınır, El Qaide ve Esat kontrolündeki bir sınırdan daha tehlikeli değildir. Türklerin korkusu da şizofreni sanırım…  Kürtlerin ulusal haklarına duyulan derin nefretin İslamcısında, sağcısında, solcusunda, ulusalcısında görülen biçimi…  Kürt bölgesine olası Türk müdahalesi sonuçları itibarıyla bir felaket olacaktır mutlaka, ama uluslararası konjonktürde bunun doğrudan anlamı “işgal” olacaktır. Uluslararası kuruluşlar nezdinde Kürdistan’ın devlet olarak tanınması bile gündeme gelecektir.  Eğer BM iki yüzlü davranmazsa…  Ki bu, zayıf bir ihtimaldir. Artık çok karmaşık ilişkiler mevcut. Kürtlerin hem siyasi hem askeri gücü de teslim olmaya yatkın değil.


   Ne mi olacak? Tel Abyad’da Kürt Cephesi ve PYD’nin kazanmasını bekleyeceğiz, sonra da olacakları görüp Batı Kürdistan için “ gezi zamanı” diyeceğiz, o olacak… 

17 Temmuz 2013

19 Temmuz Rojava Devrimi ve Demokratik Uluslaşma

      Avrupa’da modern ulus öncesi monarkların hakim olduğu mülkiyetler üzerinde mutlakiyetçi devletler vardı. Tarihsel olarak bu tip patrimonyal devletlerin (yönetimi babadan oğula geçen) dönüşümü oldukça çetin savaşlarla gerçekleşti. Toprak ve teolojik temelli devlet ( hem babadan oğula geçen hem de egemen monarşik organın Tanrının bir parçası olması) artık imparatorun/padişahın/kralın ilahi varlığının yerine toprak-nüfus  temelli ideal bir aygıta dönüştü.  Yani, sınırları olan bir toprak parçası “aşkın” diye idealize edilen bir ulusun hem uzantısı hem de olmazsa olmazı oluyordu.  Baba-oğul belirleyiciliği, yerini ulusal yönetim sistemlerine; tebaa, yerini  disiplinize olmuş yurttaşlara bıraktı. Nüfus “sivil yurttaş”a evirilirken edilgen kul da etken yurttaşa dönüşüyordu. Böylece modern uluslaşmanın bir sonucu olarak ulus devletle tanışan Batı’da toprak ve pazar savaşları başladı. Bu, zaten kaçınılmazdı. Patrimonyal kişiliğin egemen  olduğu geniş coğrafyalarda özgür derebeyleri, ekonomik, sosyal ve siyasal alt üst oluşlardan sonra ayaklanıp kendi devletlerini kurdular, sonra bu devletlerin sınırlarını genişlettiler. Eskinin imparatorluk kavramı da böylece çok uluslu emperyalist merkeze dönüştü.  19.yüzyıl boyunca devam eden bu uluslaşma süreci sonraki yüzyılda da devam etti. Sömürgeler ve yarı sömürgelerde halk/ulus olduğunun bilincine varan topluluklar da genelde sosyalist öğretilerle kendi kaba ulus devletlerini kuruyorlardı . Tüm bu   gelişmelere, evrimsel/devrimsel dönüşümlere rağmen insanoğlu bugün hala “ulus” olmaktan kaynaklanan sancıların yarattığı derin bunalımları aşamamaktadır, ama diktatörlük ulusları ama egemen uluslar ama gelişmiş uluslar… Belki de son 2 yüzyılın en şansız halklarından biri hatta en şansızı Kürtler…  Belluciler ve Tamilleri de bu kategoriye alabiliriz.
   Bir parça toprağı çeperleyerek ilk sınırı oluşturan insan,  surlardan tutalım tel örgülere ondan utanç duvarlarına kadar birçok sınır biçimi yarattı ama ulusların, halkların ekonomik, sosyal, kültürel etkileşimlerinin önüne geçemedi.  Tarihin en şansız halkı ise geç uluslaşmanın tüm bedellerini en ağır biçimiyle ödedi, hala ödüyor.  Modernleşme dönemindeki Osmanlıya karşı başlatılan köylü ve aşiret Kürt ayaklanmaları her keresinde başarısızlığa uğruyordu. Genç cumhuriyetin ilk dönemlerindeki din-toprak talepli Kürt isyanları ise hem mezhepsel hem de ulus içi farklı kültürel kimliklerin etkisiyle Atatürk ve kadrosu tarafından “kahrediliyordu.” Bu kadro cumhuriyetçiliği Kürtlere ve azınlıklara dünyayı dar ettikçe yükseliyor, uluslararası statü kazanıyor, kendisini de modern Türk ulusu tanımıyla idealize ediyordu.  İçeride de Kemalizmin bürokratik oligarşisi yerleşiyor,  siyaseten de diktatörlüğü pekişiyordu.  (Kürt milliyetçiliği bu dönemde filizlenmesine rağmen modern bir kavram değildi, aşiret, din, köylü karakteri yüzünden modern devletin araçları karşısında yeniliyordu.  Bu gerekçeyle PKK, ortaya çıktığı ilk dönemlerde “modern milliyetçiliğin karşıtı olan ilkel Kürt milliyetçiliği kavramını kullandı. “İlkel” terimi burada ilericiliğin ya da gericiliğin muadili değil, modern teriminin karşıtı olarak değer kazandı.  Qazi Muhammed’in ve Baba Barzani’nin hedefleri sayesinde Kürt milliyetçiliği de ilkel karakterinden sıyrılıp modern karaktere evrildi ki bugün Güney Kürdistan’ın onarılmaz acılarla elde ettiği ulusal statü bunun en bariz örneği)  PKK ise sömürge ulusu olarak tanımladığı Kürtleri 1970’li yıllarda başlattığı mücadeleyle Stalin’in “ulusların doğuşu devrimcidir ve devim modernleşme demektir.” diskuruyla ulusal kurtuluşu hedefledi. Fakat yıllar geçtikçe Türk devlet sisteminin küresel kapitalist sisteme giderek eklemlenmesiyle PKK açısından kaba ulusal kurtuluşçu hedefleri gerçekleştirmek neredeyse imkânsız hale geliyordu. Sık sık “devrimci durum” okumalarıyla süreci yeniden gözden geçiren Öcalan ve PKK, 1995’ten sonra önce Stalinci epistomolojiyi sonra da ulus devlet hedefini terk ederek “demokratik ulus” hedefini teorize ve pratikleştirmeye koyuldu. Bu, Kürtlerin “egemenlik” haklarından vazgeçeceği anlamına gelmiyordu.  Bir yandan küreselleşme içerisinde eriyecek ulus devletlerin birkaç açıdan zayıflayacağını hesap ediyor diğer yandan da sömürgeci devletlere eşit koşullarda bir arada ve devletsiz ama statülü yaşamayı teklif ediyordu. Nihayet Suriye ulus devletinin küresel koşulların da dayatmasıyla parçalanmaya doğru gitmesiyle Rojava’da demokratik ulus devriminin temelleri atıldı. 19 Temmuz Rojava Devrimi hem bir fırsatlar devrimidir hem de PKK ve Öcalan’ın on yıldır teorize ettiği “demokratik uluslaşmanın” ilk basamağıdır. Kuzey Kürdistan’daki Türk sistemini zorlayan ama şimdiden yerel yönetimlerde ağırlığını hissettiren, Demokratik Toplum Kongresiyle de siyasi zemine oturtulan şeyin adı da “demokratik uluslaşmadır.”
    Demokratik uluslaşma nedir?
Demokratik ulus, toplumsal sorunların devlet yapılanmasıyla değil, toplumun öz örgütlülükleriyle çözümünü esas alır.  (Bölgesel ve küresel savaşların olmadığı dönemlerde bir ulusun kültürel, ekonomik, siyasi özgürlüklerini kısmen alması  anlamı  taşır.  İç savaş dışındaki bölgesel savaşlarda devletleşme eğilimi siyasi ve askeri gücün başarısına bağlıdır. Nihayet tüm modern ulus devletler böyle kuruldu, inşa edildi)
   Öcalan en yalın haliyle şöyle tanımlar: “Ulusu pazar etrafında örgütlenen bir birlik ve toplumsal form olarak görmek yanılgıdır. Bu tanımlama burjuvazinin kendini ve ulus devleti meşrulaştırmasıdır. Ne yazık ki sosyalistler de bu tezi esas almışlardır. Halbuki etnisite tarihin en özgür ve canlı birimleridir. Eğer uluslaşma etnisitenin, halkların, bireylerin birbirleriyle sıkı ilişki ve ortak çıkarlar etrafında örgütlenmesiyse, toplumun konfederal biçimde genişliğine ve derinliğine tümüyle örgütlenmesi o toplumu demokratik ulus haline getirir. Uluslaşma bu biçimiyle daha kapsamlı ve yoğun hale gelmiş olur. Demokrasiyi, eşitliği, adalet ve imkanlarını paylaşan demokratik ulus haline gelinir.”

     Tüm bu iddialar “Ulusun devlet hakkı saklıdır.” prensibiyle okunursa sanırım Kürt uluslaşmasının geldiği düzey şu şekilde okunabilir: Kürtler, devletleşme hakkından vazgeçme yerine Türk devletinin gasp ettiği Kürtlerin tarihsel haklarını tanımasını ve Türk ulus devletinin bürokratik, askeri, siyasi egemenliğinin Kürdistan’da zayıflatılmasını isteyerek TC’yi  yeni bir politik sisteme zorluyorlardır. Bu, gerçekleşirse ayrı devlet konvansiyonuna gerek kalmaz, ama gerçekleşmemesi durumunda artık modern ulus bilinciyle donanmış Kürtler için de güçlü devlete sahip Türkler için de kanlı bir serüven daha uzun bir dönemde bizi bekliyordur. 

6 Temmuz 2013

Sorularla Mısır Devrimi


“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar; ama kendi keyiflerine göre kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan geçmiş  sosyal, ekonomik, kültürel sorunların günümüzde ortaya çıkardığı dinamiklerle  yaparlar. “ Karl Marx

Soru: Mısır’da 2011’de Mursi de ordunun desteğini alarak seçime gitti ve kazandı, bugün aynı ordu Mursi’ye karşıdır. 2011’deki ordu desteği darbe değil midir?
-          Darbeleri çözümlerken genelde asgari demokratik koşulları yok sayarak, temel siyasi hak ve özgürlükleri gasp eden militarist yapıların sivil alanlara müdahalesi olarak tanımlıyoruz günümüzde. Diktatörlüğe karşı ordu ve benzeri kurumların demokrasi yanlısı gruplarla işbirliği yapması son derece meşru bir olaydır. Yalnız burada ancak siyasi bakış açısı farkı olabilir. Ordu, siyasi iktidarla yetki mi paylaşmalı yoksa siyasi iktidarın emri altında hakem unsurların güvenlik mekanizması mı olmalı? Demokratik olgunluğa erişmiş siyasi oluşumlar orduya ikinci rolü uygun görür. Ama diktatörlüğe karşı olmasına rağmen egemenlik araçlarını seçimle ele geçirmesine rağmen, sınıfsal-sosyal-kültürel bileşenleriyle geniş bir siyasi ittifak kurup otoriter bir düzen tesis etmeye çalışanlar orduyla iktidar paylaşımına gider ki biz, buna “devrimi göt etmek” diyoruz. Örnekleri var mı var? Sovyet ordusu da siyasal iktidara ortak bir kuruluştur. 1825 yılındaki Dekabrist darbe girişimi bir grup subay-aydın-tüccar karakterliydi. Serbest seçimler, genel oy hakkı, sendikal ve sosyal özgürlüklerin olmadığı bir dönemde çarlığa karşı elbette bugün saygıyla anılacak bir cuntadır.
Soru: Mısır’daki 2.devrimci girişim ordunun desteğini aldı diye gerici mi?
-          Evet, gericidir. Mısır halkı 2011 devrimiyle en azından çok partili, serbest seçimli, genel oy hakkılı bir düzen kurmuştu. Mursi’nin demokratik birçok kazanımı İHVAN’nın siyasal egemenlik iktidarı için araçsallaştırması (cafcaflı olsun diye hegemonya demeliydim) zaten Mısırlıları meydanlara dökmüştü. Çok saygın gösteriler yapılıyordu, insanı heyecanlandıran gelişmeler yaşanıyordu. Mursi’nin meydan-sokak gücü karşısında direnci kırılma aşamasındayken darbeci ordu devreye girdi ve bir devrimin demokratik ruhunu paramparça etti. Çünkü ordu siyasi iktidarı paylaşmayı, herhangi bir hükümetle statüko oluşturma çabasına girmiştir. Bundan ordunun bu rolü kesinkes tasfiye edilmeden sermaye-ordu-parti ortaklığıyla oligarşik bir düzen kurulur.  İHVAN, orduyla da anlaşsa, uzlaşsa bu oligarşik düzen tehlikesi geçmeyecektir.
Soru: Cuntaların tarihte hiç mi devrimci-demokratik düzen yaratma gibi bir amacı olmamıştır?
Bu konuda bildiğim tek örnek Portekiz’deki nisan Devrimi’idir. Orada da diktatörlük tüm kurum ve kuruluşlarıyla ayaktaydı. Çok partili seçim yoktu, genel oy hakkından Portekizliler yoksundu, sendika kurma yasağı vardı. Dernekler ancak devlet destekli olabiliyordu. Siyasi hak arayanlara yönelik korkunç baskılar vardı. Sömürgelerde canavarca uygulamalar vardı. Mali, Gana ve Angola’da Portekiz ordusu komplolarla kitle kıyımları yapıyordu. Bu bunalım döneminde (1974) Angola’daki komünist isyancılar Portekiz ordusunu yenilgiye uğratınca. İçeride bir grup subay, Trcokist, sosyalist, liberal siyasi oluşumlarla gizli bir işbirliğine gitti ve oldukça başarılı bir devrim yaptı. Kansız olmasına azami düzeyde özen gösterildi. Portekizlilere eşitlik, özgürlük, adaleti getirdi. Onlara muazzam bir anayasa armağan etti. Devrimci subaylar demokrasi ön şartıyla kışlalara çekildi.  Sömürgeler için de Portekiz anayasasına “Baskının olduğu yerlerde başkaldırma bir haktır.” ibaresi yazıldı. Bu, bir istisnadır.
Soru: Batılı devletler darbeye darbe diyemedi. Bundan sonra Avrupa bize demokrasi dersi vermeye kalkışmasıncıların tutumları doğru mu?
-          Bu koca bir gevezeliktir. Batılı devletler, Kenan Evren’i, Ziya Ül hak’ı,Videla’yı ve daha nice haydutu desteklemiştir. Buna rağmen AB, demokrasilerden yana tavır almıştır. Batılı devletlerin bu ikiyüzlülüğünden nemalanıp içeride Kürt-Kürdistan sorunundan ötürü milli baskıyı aklayamazsınız. Özellikle Türk sağının bu konuda ikiyüzlü tutumları teşhire değerdir. 28 Şubat darbesinin mağdurlarından, Batı düşmanı Erbakan’ın ve tayfasının Ziya Ül hak’a verdiği destek tarihsel bir kötülük olarak hafızalarda. Yine darbeci sürecin mağdurlarından Erdoğan’ın askeri bürokrasiyi geriletme çalışmaları takdire şayanken ikide bir “seçim-sandık-ou-özgürlük” diye bağırmasına rağmen kendi iktidarının özel yasalarıyla Kürdistan’da seçimleri adeta “statü” referandumuna çeviren DTP-BDP’ye yönelik darbeci uygulamaları da hala capcanlı. Bize düşen demokratik kazanımlara yönelik her türlü cuntacı girişimi ve onun fiili sonuçlarına karşı dünyanın her yerinde ilkesel olarak karşı çıkmaktır…
              İHVAN seçmeni ve yöneticilerinin darbe karşıtı direnişi yenilse de kazansa da tarihte seçkin bir siyasi davranış olarak yerini alacaktır. 4 gün  önce meydanları dolduran Mısırlıları takdir ediyorken bugün o takdirin fazlasını İHVAN hak ediyordur. İHVAN'ın iktidar deneyimi eleştirilerimiz hala saklı... 


22 Haziran 2013

Gezi Bizi Devrime Götürmez

Devlet Terörü
Gezi olayları bir direniştir.  Eylemin içeriği, talepleri, siyaset ve toplumsal hareketler açısından niteliksel yönü ne olursa olsun siyasi iktidara karşı, dolaysıyla devlete karşı bir direnç odağı haline gelmiştir. Bu bağlamda hem bir halk hareketidir hem de bir direniştir. Kemalist karakterinin direnişi domine edici olması bu gerçeği değiştirmez.  Yalnız bu kadar keskin yargılarıma rağmen minik bir kuşku olarak hükumete karşı “iç ve dış komplo” ihtimalini de göz ardı etmiyorum. Bunu destekleyen birkaç veri de var, ama ancak benim fikir yürütmem olarak anlaşılabilir bu.  Çok sağlıklı veriler değil. Meşru bir hükumeti komplocu bir hareketle devirmenin gerekleri de bunlar değil.  Komplocu hareketler, silahlı şiddet, kaos, bombalama, sabotaj, suikast ve halk hareketini aynı anda mobilize eder. Eğer komplo düzenleyenlerin gerçekten hükumeti devirme niyetleri varsa tüm bu şiddet sarmalı günlük yaşamın bir parçası haline gelir ki henüz bunu doğrulayacak bir veri ya da eylem yok. Olmamasını da temenni ediyorum.  “Hükumet istifa.” Sloganı ajitasyondan öte değil. Gerçekçi bir talep değil mevcut Türkiye sosyo politiğinde.  Hükumet başkanının bunu ciddi bir tehdit olarak algılaması ise ancak “korkak lider” vasfıyla açıklanabilir. Ama günlerdir Türkiye’nin birçok ilini polis terörüyle “huzura” kavuşturmak isteyen bir hükümetten “bedel” olarak “vali ya da emniyet müdürlerinin istifasını” istemek de oldukça rasyonel talepler. Hükümetin bu tip taleplere göz yumması “komplocu hareket” olsa bile direnişi meşru zemine oturtuyor.
Bu, bir devrimsel kalkışma mı?
Hayır, bir hareketin devrimsel nitelik ifade edebilmesi için Türkiye’de “genel oy hakkının” ortadan kaldırılması, örgütlenme özgürlüğünün yasal olarak tümüyle gasp edilmesi, ekonomik hakların yurttaşların elinden alınması, her türlü basın faaliyetinin engellenmesi gerekir.  Kürdistan’da böyle bir devrimci durum olgunlaşmasına rağmen hükumetin demokratik reformist siyasetle, siyasi hak ve özgürlüklerin önünü açmak için müzakere masasına oturduğunu belirtmekte fayda var.  Türkiye'nin Kürdistan olmayan yerleri için böyle bir durum olmadığı gibi göstericilerin de somut olarak bu tip özgürlükleri talep etmediği gerçeği de gün gibi göz önündedir. Sosyalistlerin örgütlenme özgürlüklerine yönelik kısıtlamalar, sınırlamalar, baskılar söz konusu. Bu gösterilerde sosyalistler de taleplerini somutlaştırmada oldukça heyecanlı davrandılar ve yetersiz kaldılar. Direnişteki kararlılıklarını devrimci romantizmle ifade ettiler. Daha makul talepler içinse BDP eş başkanı S. Demirtaş’ın hükümete sunduğu yol temizliği teklifleri şimdilik sosyalistlerin de sahiplenmesi gereken taleplerdir.  Demirtaş’ın Özgür Gündem gazetesine verdiği röportajdan bu talepler okunabilir. 
  Devrimsel Kalkışma Değilse Nedir?
Otorite manyağı bir liderin geçmiş dindar mağduriyetlerden yola çıkarak yıkılmaz bir kale inşa etmesi sevdasının yarattığı baskıcı ortamın ortaya çıkarmış olduğu tepkilerdir. Aynı zamanda bu liderin başını çektiği hükümetin ve partinin tek ağızdan çıkan her talimata, her görüşe, her tarza itaat etmesinin bir sonucu olarak da okunabilir. Sokağa çıkan eylemcilerin sosyal ve siyasal profillerine dair birçok yazı yazıldı, program yapıldı. Ayrıca üstünde durmayacağım, hem rasyonel hem de abartılmış değerlendirmeler ve anketler düzenlendi, ama ben Erdoğan’ın kibrinden, tek ağız, tek adamcılığından ziyade onun sosyal ve siyasal hayatımıza girmiş minik türevlerinden kısaca söz edeceğim.  Hükümet yanlısı sağcı bir yazarın, gazete köşelerinde bir fikir belirtirken bile parmak sallayan, çakan, tehdit eden, iktidar olma hırsıyla kendisini kaybeden özellikleri bu isyanı tetiklemiştir. AKP’li bir belediye başkanının ya da il ilçe başkanının hem sosyal medyada hem de matbuat medyada sürekli tehdit eden,  bireyleri polise havale eden, yakalatan, soruşturan “muhbir” özellikleri de direnişi besleyen olaylardır. Melih Gökçek’ten tutalım, Hilal Kaplan’a ondan Salih Tuna’ya böyle bir tetikleyici potansiyel var iktidar cephesinden. Erdoğan’ın otoriterliğini, başöğretmenliğini, sokakta polisliğini, evde babalığını motive eden asıl cephe bu “burnu Kaf dağında” mahallelidir.
Net Olduğum konular:
Faiz lobisi falan uyduruk saptamalardır.
Silivri’deki cuntacıların darbe yapma özgürlükleri yoktur. Bu direniş sebebiyle onlara da özgürlük isteyen olursa bence gönüllü kendisini hapishaneye mahkum etsin.
Mevcut hükumet meşru bir hükumettir. İnsanların meşru hükumeti de gösteriler yoluyla  istifaya çağırma hakları vardır, ama böyle bir durumu gerektirecek bir sosyo-politik durum yoktur.
PKK-Devlet barışını hedef alan, azımsanmayacak gösterici gruplar vardır, Kürtlere bu grupları gösterip “milletin onun bunun hassasiyeti” diye gagalamak gibi hükumetin bir lüksü yoktur. Barış sürecinin en önemli aktörü hükumet bir “sorumlu” olarak taraftır. İdare etme yeteneklerini kullanmak dışında şansı da yoktur.
Kürtlerin bu gösterilerde ulusalcı ve benzer çevrelerin yanında durmaları gibi zorunlulukları ve sorumlulukları da yoktur. Eğer Kürtler bu gösterilere kısmen destek olmuşlarsa bu, onların demokratik haklarını kullanması, kendilerini ifade etmesi olarak anlaşılmalıdır.

Gösteri, toplanma ve ifade hürriyeti tartışmasızdır. 

5 Haziran 2013

Norveç Teorisi ve Rekdal’ın Berkecan ve Pelinsu’yu direnişe götürme hikayesi

Bilderberg ve CFR’nin ülkede yaşanan felaketin sorumlusu olduğuna inananlar olmasına rağmen, aynı tipler, bunu da yetersiz görür daha başka aktörlerle teorilerini tamamlarlar. İlk akla gelen “aktörler” İsrail, ABD, Rusyave  Hollanda... Bunların yanı sıra   Suriye ve İran da eklemlendi. Hollanda’yı neden eklediklerini bilmiyorum, belki de Bilderberg otelinin orda olması olayı kızıştırmıştır. Halbuki bu teoriye inanan aynı yaratıklar  ülkenin sosyo-kültürel analizini yaparken “sosyal, kültürel bozulmanın” gerekçelerini saydıklarında benim aklıma Hollanda’nın yılda en az 30 defa falan büyük isyanlarla çalkalanması gerektiği düşüyor. Uyuşturucu, alkol, seks kadar komünist, liberal, muhafazakar, anarşist fikirler falan hep serbest. Millet istediği zaman gösteri yapıyor istediği zaman sevişiyor. Belki de ülkenin yarısı başbakanın adını bile bilmiyordur.  Yazık değil mi Hollanda’yı göt fikirlerinize alet ediyorsunuz… (bu arada siyasi analiz yaparken 2 cümlenin birinde aktör sözcüğünü kullananın beynini sikiyim, affedersiniz) İsrail, çevresindeki düşmanlar yüzünden 50 yıldır zaten gün yüzü görmüyor, zaten bir dönem trans bir şarkıcı da göndermişlerdi Örevizyon’a… Ben aslında Malta, San Marino, Lüksemburg, Andorra, Faroe Adaları’ndan şüpheleniyorum.  Milli maçlarda Türkiye’ye her yenildiklerinde bir iki ajan bıraktılar İstanbul’a falan… Her yıl turist getirttiler, çoğaldılar… Ama bunları da asıl yönlendiren Norveç’tir,  Norveç gazeteleri, Erdoğan’a diktatör demiş dün… Rekdal’ın bir dönem Trabzonspor’a neden transfer ettirilmediği de böylece açığa çıkıyor. Bildirberg kurulu Norveç’i etkisiz kılmak istedi. İsyancılar boşuna duvarlara, “Çare Drogba” yazmadılar. Bunlar hep isyancıların Rekdal’ı unutmalarından… (Geniş bilgi için Google’ye Rekdal’ın Trabzonspor’a transferi yazmanız yeterli)
 

 Mustafa Kemal’in Askerleri meselesi:
Bana beş sayfalık bir “hıyar” teorisi yaz deseler aklıma ilk gelecek konu, bu askerlik olacaktır. Ama bu Berkecan isyanı buna gerek kalmaksızın kendi  iç dinamiklerinden tek kareyle tüm mevzuyu özetledi. Lenin’in tüm devrimci tezlerini de sikip attı kısaca…

 Tam Bağımsız Türkiye teorisi:
Bu teoriyi bu pratik içinde geliştiren Berkecan, bence Das Kapital’in 2013 versiyonunu da yazabilir. Şartlar falan hep hazır.

3 Haziran 2013

#occupyturkey

Why do we resist


It should be known by all that the recent Taksim protests started as a simple and peaceful sit-in action in the Taksim Gezi Park, organized by a few environmentalist groups. They were inspired by the famous #occupy movement. Taksim Gezi Park is today the only Park left in this core district of Istanbul.
Recently the Istanbul Metropolitan Municipality declared their decision to redesign Taksim Square neighboring the Gezi Park, which is not only the biggest square in the city but also bears a significant symbolic meaning related to the history of political activism in Turkey. The municipality wants to build a shopping mall (there are already 93 of them built in the recent years in Istanbul) on the site where we today call Taksim Gezi Park.
It ought to be stressed once again: The entire action had actually started as a small sized peaceful protest. But that was until police intervened brutally. For two consecutive nights, they attacked the peaceful protesters with excessive amounts of tear gas (gas-grenade-throwers aimed directly on individuals) and water cannons just because they refused to surrender the park.
The mainstream media coverage was strongly biased with misleading headlines, not to mention that there was almost a complete media-blackout on the issue: ‘’Marginal groups clashed with police, disturbing the public peace’’ 
On the 4th day of the sit-in people reacted with anger because of the police brutality that started early in the morning. Police continued their malicious use of tear gas the entire day but the crowd got only bigger by every passing hour thanks to ordinary citizens standing up. Police started losing ground. By the Saturday afternoon June the 1st they started pulling back from the Square. But it didn’t simply end.
Shortly news arrived that many protesters in other districts of the city and even the ones leaving the square were again attacked by the police and got spammed by tear gas. The excessive use of tear gas was so absurdly drastic that they were compelled to use expired material after a while because of ammo shortages. It is still going on for almost 72 hours straight since protesters in Istanbul and other cities simply refuse to give ground and continue to resist.
At the moment it is no longer a small environmentalist protest. It is now about ordinary people having had enough of an arrogant government, violations of democratic rights, lack of accountability in governmental matters, arbitrariness in the legislative, recent state interventions on “public morality”, police brutality and a patronizing, cocky prime minister, namely Recep Tayyip Erdogan.
The most significant quality of #occupygezi protests is its participants. Many of them are middle class citizens who used to have no political engagement at all. Yet the crowd is very diverse; there are leftists, liberals, Kurdish political activists, nationalists, Muslim activists, members of the Christian minorities, the LGBT community, students, professionals, workers, prostitutes, elderly people and so on. In short, individuals who were raised in an politically apathetic fashion decided to take action and raise their voices. These people are simply fed up with a moral whoring government that aims to engineer a “youth” consisting of conservative, non-smoking, non-drinking, hard-working, consumerist citizens (Erdogan’s own words).
As of June the 3rd, 3 o’clock a.m. people still resist the police brutality in Taksim, Harbiye and Besiktas as well as several other neighborhoods of Istanbul and in many other cities.
At that moment no one can make clear guess about how the clashes will but the government should better bear in mind that Istanbul has up to 20 million residents and not near enough policemen to beat a fraction of that.
PM Erdogan has been clearly provoking the people by his divisive tongue during his last public statements and spreading hatred among the citizens. He held two speeches over the weekend and both times his entire message could be summed up in two words: “No compromise.” 
His crippled and antiquated understanding of democracy only comprises the general and local election campaigns held every four years, any kind of public debate and democratic participation between the elections being neglected.
The AKP government has had the absolute majority in the parliament over the last three terms, having finally acquired 50% of the votes during the 2010 general election. Today, they feel no obligation to pay attention to the views of any kind of opposition. They don’t even feel obliged to properly explain their projects and discuss them with the public.
In sum, no one questions the democratic means by which they came to power but rather the way they exercise it.
We are civilians, we are citizens and we resist!
Against all kinds of discrimination and oppression, for democracy and fraternity!

19 Mayıs 2013

Leş sağcılık, oksimoron demokratçılık: Mefkure İslamcılığı


   İşsiz kaldığım günden bu yana, Kürdistan’da 90’ların sosyal-siyasi iklimini zaman zaman çıplak gerçeklerden yararlanarak kimi zaman da kurgu öykülere dayandırarak bir roman yazmaya çalışıyorum.  NBA maçlarını izlemekten, twitterde gevezelik etmekten, arada geçmiş sinema filmlerine bakmaktan fırsat bulduğum an arada da eğlenmek, alaya almak için Türk köşecilerinin yazılarını okuyorum. Birçoğunu twtrda dilime doluyorum. Bugün de sıra Hilal Kaplan’a geldi.
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/HilalKaplan/emperyalistler-ve-suriye-muhalefeti/37760 Hilal Hanım eğer şaka yapmıyorsa bunu ideal demokrat,  üst düzey insani duygular, o çokça kullanılan anlamıyla gerçek Müslüman kimliğiyle adeta bir manifesto şeklinde yayınlamış ki yazının girişi bunu ele veriyor. Eğer AKP 27 Nisan bildirisiyle kapatılmış olsa biz bugün Hilal Hanım’ı tankın önüne kendisini atmış bir demokrasi kahramanı olarak bilecekmişiz.
     Aynı yazıda “Terörün amaçlarından birisi de toplumun 'birbirini yemesini' sağlayarak birlik duygusunu aşındırmaksa, ne yazık ki saldırı bu açıdan amacına ulaştı.” Buradaki birlik duygusu kuşkusuz bir terör saldırısı karşısında tümüyle kınama, telin etme duygusu değildir. Türk sağcılığının egemen Türkçü-İslamcı kibrinin diğer farklılıklardan kendisine benzemelerini istemek duygusudur. Kürt’ün özgür kimlik ve statü talebini “birlik uğruna” hibe etmesini, Alevi’nin inanç özgürlüğünü büyük Türk-İslam mefkuresine feda etmesini, Azınlıkların geçmişte yaşadığı katliam ve soykırımların bugün hesabını sormalarından vaz geçmesini, sosyal yaşantılarında geleneksel olanın dışında,  kendini eş cinsel ve benzeri kimliklerle ifa etmek isteyenlerin bu haklarından feragat etmelerini arzulayan bir duygudur birlik duygusu. Bu duygunun iktidara yaslanmış, iktidar olmanın her türlü gerekçesini üreten sol versiyonları da mevcuttur. Birlik duygusu eğer egemenlerce savunuluyorsa mutlaka siyasal, sosyal, dinsel, etnik birçok problemin yarattığı travmatik sonuçların unutturulması, cennette bir yer hayal ederek egemen olanın ideolojik politik arzularını tatmin etme isteğinden öteye geçemiyor.
    Hilal Kaplan’ın Türkçü-İslamcı şizofrenyasını üretirken haklı olmak istediği konuları bir bir ele alalım:
Suriye’de politik durumun oradaki bir sonucu olarak (diktatörlük anayasası, temel hak ve özgürlüklere saldıran bir rejim gerçeği, dinsel ayrımları iktidar gerekçesi yapan sosyal azınlık) muhaliflerin haklılığı tartışılmaz. Belki de bundan daha önemlisi Suriye Kürdistanı’ında yaşanan politik durum var. Arapların egemenlik hakları,  devletsel statüleri mevcutken Kürtlerinki aynı BAAS rejimi ilkeleri gereği gaspedilmiş. Genelde İslam coğrafyasında siyasi iktidarlar bu statüsüzlüğü BAAS lehine savunmuşlardır. Onaylamışladır. Bugünkü rejim muhalifleri de “birlik” çağrılarıyla BAAS’ın bu haksızlığını giderme niyetlerinde değiller.
    Yine çok yakın bir tarihte Sri Lanka’da resmi hükümet korkunç bir katliama imza atmış, binlerce insanı öldürme, yüzbinlerce insanın hakkını hukukunu yok sayma pahasında aynen Esat gibi sonuçları vahim bir bastırma hareketine gitmiştir. İlginçtir Türk devleti bu Sri Lanka hükümetinin bu katliamcılığını her düzeyde takdir etmiştir, bugün Suriye’deki Müslümanlar için yanıp tutuşan Türk Müslüman entelektüeller ve aydınlar da Sri Lanka modelinin Kürtlere yönelik uygulanmasını teşvik edecek yazılar yazmışlar, öneriler getirmişlerdir, oysa kaç Sri Lanka modelinin uygulandığından bihaberler Kürdistan’da… Hilal Kaplan da bu Sri Lankacı modeli andıran bastırma yöntemini önermekten muaf değil.  Onlarca yazısı ve önerisini bu minvalde örnekleyebiliriz.
    İspanya’da demokrasi güçlerinin 1936 savaşını kaybetmesinin sebepleri arasında.
1.      Sınıf diktatörlüğü isteyen yaygın Sovyetçi komünist örgütlerin bulunması
2.     İç savaşın demokrasi cephesi adına vandalizmi haklı gösteren önü alınamaz infazlar, kilise yakmalar, örgütler arasında Sovyetlere angaje olanlarla olmayanlar arasındaki çelişkiler
3.     Uluslararası desteğin halklar nezdinde üst düzeyde olmasına rağmen Sovyet komünizmine inanmışlığın yaygın kanı haline gelmesi ve Avrupa devletlerinin bu korkuyla desteğini çekmesi
Bu madderlenedirmedeki “komünist” yerine “İslamcı diktatörlük arzusu” Sovetler yerine de “Türkiye-Sudia” diye değiştirirsek Suriye muhalefetinin olası kaybetme nedenleri de anlaşılmış olur. Arap milliyetçi kibrinin İslam adı altında kendisini yeniden üreterek;  Kürtleri, oradaki azınlıkları, Alevileri dışlayan vahşi eylem çizgisi de kaybetme sebebi sayılabilir. Yani Hilal Hanım Suriye muhaliflerinin askeri gücü içindeki vahşi yapılanmayı 3-5 çapulcu diyerek geçiştiremezsiniz, şöyle ki:
-          PKK, özellikle 1990’lardaki vandal eylemlerinin müsebbiplerini en sert şekilde cezalandırmıştır. Bunun onlarca örneği vardır.
-          Ermeni çetecilerin meşru savunmasındaki aşırılıkları bugün soykırım sonucu kaybeden bir ulus olarak Ermenilerin reaksiyoner tepkilerini Suriye muhaliflerinin isyanındaki  gayri insani davranışlarla eşleştirmek ise tek kelimeyle ahlaksızlıktır, utanmazlıktır. Yahudilerin getto isyanlarını Nazi soykırımcılığını izah etmek için kullanmak kadar rezilcedir.
O halde dönelim başa: Bence kendinizi hala polis terörünün, panzerlerinin önüne atmak için geç değil: Gösteri ve toplanma hakkını bastıran, yer yer grev hakkını fiili olarak yok sayan bir iktidar anlayışı var. Bunu geçtim hala TMK’nın uyduruk delil yaratma stratejisiyle içeriye tıkılmış binlerce Kürt siyasetçi var. Ama siz zaten bu bastırmayı “birlik” duygusu adına savunuyordunuz değil mi? İyisi mi sizden panzer önüne atmanızı istemek değil, panzerden inmenizi istemek daha gerçekçi…

10 Mayıs 2013

Dante'nin Cehennemindeki Gerilla ve Bülent Arınç


“Vergilius ile Dante’nin Cehennem yolculukları boyunca karşılaştıkları kişiler arasında filozoflar, şairler, politikacılar, din adamları, kraliçeler, ünlü kadınlar, kardinaller, imparatorlar vardır. Bu kişilerin her biri, günahı ile orantılı olarak ceza çeker. Cehennem’in alt dairelerine doğru inildikçe ceza artar.”  İlahi Komedya’da anlatılanlara göre cehennemin sekizinci dairesinde, din sömürücüleri, rüşvet yiyenler, hileciler, hırsızlar, ikiyüzlüler, simyacılar, kalpazanlar vardır. Bunlar genelde toplumun sürekli çözümsüz kalmış sorunlarından beslenen üst düzey devlet insanlarıdır. İsyan edenler, öfkeliler beşinci dairede, ama Arınç’ın “cehenneme göndermek istediği gerillaların öfkesinin politik yönü düşünüldüğünde onların yeri en fazla “araf”tan bir sonraki, Akheron’dan bir önceki bölüm olur sanırım.  Arınç’ı son kötücül çıkışından sonra yıllardır insanlar arası politik ilişkiler sonucu kurulmuş olan bir devleti, onun anayasasının vazgçilmezliğini kutsamakla ben daha çok  beline kadar buza gömülü Lucifer’e benzetiyorum.  Ah, Dante olsa da anlatsa bize…
     “Altı gözüyle birlikte ağlayan, üç çenesine gözyaşları ile kanlı salyalar akan, her ağzında dişleriyle bir günahkâr öğüten, yarı beline dek buzlara  gömülü Lucifer, ‘aynı anda üç günahkâra birden işkence yapan  bir değirmendir.” diye tanımlar cehennem anlatısının son bölümünde.
   Ne dersiniz sayın Arınç, atalarınızın bizi sürüklediği bu cehennemden çıkmaya niyetiniz var mı? Hep beraber cehennemdeyiz. Lakin sizin bile sekizinci daireden çıkma şansınız var. 8 Mayıs gecesi  bir ulusu yerin dibine gömmek isteyen Kemallerinizin yarattığı bu cehennemden çıkmak isteyenler yürüdü o dağlarda. Belki Zel Dağlarında, Bingöl dağlarında geceyi bir kandil gibi ışıtan ayışığı altında yürüdüler.  Siz kocaman bir güneşin yaydığı bir ışığı hala göremediniz oysa! Cehennemden çıkmak isteyenlerin aklına belki de farkında olmadan Dante’nin bu ifadeleri geldi:
  Bu kutsal mı kutsal sudan, yeni yapraklara
bürünmüş taze bir fidan gibi canlanıp da,
arınmış olarak eski yerime vardığımda
çıkmaya hazırdım, artık yıldızlara.
Âraf XXXIII(142)
  

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.