Social Icons

.

Pages

9 Ocak 2010

Çalgıcı Smiçkov'un Kır Fantezileri

Prens Bibulov’un konağına bir çalgıcı olarak davet edilmekten daha gurur okşayıcı ne olabilir, diye sorsalar muhtemelen günümüzde Carla Burini’nin yaşadığı eve konuk olarak çağrılmak gibi bir şey olur derim. Smiçkov, omzunda deri kaplı bir mahfaza ve kocaman bir kontrbasla bu davetin ruhunda yarattığı hoşnutlukla bir nehir kenarında yürüyordu. O anda şairce duyguları şaha kalkmış safkan bir Arap atı gibi gönlünü perperişan etmiştir. İkindi vakti, nehir suyunun durgun olduğu bir yerde yıkanması gerektiğini düşünür ve hayatını değiştirecek gelişmeler başlamıştır.


Vücudunu serin sulara gömmesiyle akşam güneşinin suya aksiyle romantik dalgalanmalara meyilli Smiçkov birkaç kulaçtan sonra nehir kıyısının dik bir yerinde güzel bir kızın oturarak balık tuttuğunu fark eder. Tüm geçmiş yaşamı bir anda gözünün önünden geçer. Açlık, yoksulluk, aşk… Sevip de evlendiği karısı flütçü Sobakin’le kaçtıktan sonra sosyal insanlığa küsmüştür oysa. Balık tutan güzel kızın uyuduğunu fark eder etmez içinden sökün sökün harekete geçen duyguları iradesi dışında depreşmeye başladı. Bir süre, kızı gözleriyle yiyerek karşısında durur. Adeta şiirlerden fırlayıp gelmiş kızlarınki gibi bir masumiyeti vardı. Beyaz bir tayf gibi siyah nehir sularında dolaşıp durmuş da günün bu anında nehir kenarında yine siyah geceyi bekleyen bir prenses misali... Smiçkov, kızın göğüslerini rüzgârdan etkilenen bir ağacın açılan bir çift yaprağına, saçlarını dere kenarı söğütlerinin sarkmış dallarına benzetir. Sihirli bir şarkılar aklına gelir Smiçkov’un bu manzara karşısında. (Smiçkov’un kız hakkında düşündüğü betimleme tümden bana aittir. Çehov asla böyle bir şey yazmadı. Ama Çehov’un öykülerine konu olan bu dürüst yoksul erkeklerin de zengin, romantik ve şatafatlı bir dünyaları olması gerektiğini düşünüyorum. Çehov, karakterlerine asla kötülük yapmadı, tüm karakterlerini sevdi, belki Tolstoy gibi kent insanının derin dünyasını yazmadı ama ömrü taşrada hekim olarak geçen bir şair yoksulluğu yerinde gördü, yazdı; bugün yaşasaydı kesinlikle nehir kenarına indirdiği kızı benim gibi betimler, bu betimlemeyi de Smiçkov’un duygularına yükleyerek onu zenginleştirirdi.) Smiçkov’un dünyası alt üst olmuştur, uzaklaşmak ister, arkasını dönüp gitmek üzereyken ona bir hediye bırakması gerektiğini düşünür. (Burası da günümüzde yaşansaydı dere kenarında çıplak balıkçı bir kızı gören nice koç yiğidin hediye bırakma isteğinden ziyade pozisyon zenginliği yaşatmak isteyeceklerinden eminim. Hatta olmadı, önce şekilden şekle sokup bir güzel düzerler, sonra da cesedini iki parçaya ayırıp dereye atarlardı. Bu cinayetin arka planıyla ilgili komplo teorisi üretilir, kızın Rum casusu olabileceği, istihbarat savaşları sonucu öldürüldüğü, iyi çocukların kendi aralarında bir hesaplaşması olduğu öne sürülebilirdi.) Neyse ki böyle bir şey olmadı ve Smiçkov usulca kıyıya doğru yüzer ve kır çiçekleriyle su çiçeklerinden bir demet yapıp, ebegümeçlerinin sapıyla bağlayıp uyuyan kızın oltasına takıp oradan hemen uzaklaşır. Çiçekler su aldıkça şişer ve olta, mantarını da çekmeye başlar. (Normalde romantik yazarlar böyle bir öyküyü yazmış olsa bu hikaye bir romanın ya da çok uzun bir öykünün sonu olurdu. Ama Çehov’un hazırladığı akıbet ikisi için de korkunç olacaktır. Doğa kanunlarına aykırı olarak daha gergin bir atmosfer oluşacaktır. Ayrıca Çehov doğaya olduğu kadar kadınlara da düşkün biridir. Ama Çehov’un kadın tutkusu bizi gibi sikine indirgenmiş değildir, sikini beynin ve duygularının bir parçası haline getirmiştir.) Smiçkov hiç karşılıksız bu centilmenliği yapmanın huzuruyla karşı kıyıya döndüğünde bir de ne görsün! Elbiselerinin çalındığını… Smiçkov’a göre elbisesiz kalmak sorun değildi, asıl çıplak dolaşarak genel ahlaka aykırı davranmak büyük bir sorundur. Kontrbasın yanına çömelir, ahlak ve çıplaklık üzerine düşünerekten çare aramaya başlar. En yaratıcı fikir olarak yakında bir yerdeki köprünün altına sığınıp karanlığı beklemek oldu. Öyle de yapar. Hırsızlara küfür ede ede…(Sizi, Smiçkov’un köprü altı kaderiyle baş başa bırakıp balık tutan güzele döneceğim.)

Uykudan uyanan güzel kız, oltasının bir şeye takıldığını fark eder, elbiselerini hafif hafif çıkarır, soyunarak suya girer. Suda bir süre kalır, uyku sonrası garip bir hoşluk çökmüştür kızın ruhuna. Sabırla oltanın kancasını çiçek demetinden kurtarır ve aradan birkaç dakika geçer geçmez, mutlu mesut sudan çıkar. Ama zalim kaderin ona da bir oyunu vardır. Smiçkov2un elbiselerini çalan alçaklar bu güzel kızı da çırılçıplak bırakmışlardı. Güzel kızın da tek derdi genel ahlaka aykırı davranmamasıydı, elbise sorun değildi, zengin bir ailenin kızıydı. Smiçkov’daki sakinlik kızda pek yoktu. Çıplak halde şehre dönmeyi ölmekten beter bir şey olarak gördü. Oracıkta intihar etmeyi düşündü. Afaga ninesi aklına geldi bir an ve ölmekten son anda vazgeçip yakındaki köprünün altına sığınmaya karar verir karanlığa kadar. Smiçkov, bu davetsiz misafiri çıplak halde görünce ne mi yaptı? (Taciz etmedi, orasına burasına bakmadı, oysa kız uzun bacaklı, dolgun kalçalı, dik ve mor memeli, ince belli, yeşil gözlü, başak sarısı saçlarıyla bugün sosyal paylaşım ağlarında bize kendilerini ay parçası gibi anlatan İnternet kızlardan daha güzeldi.) Smiçkov önce kendisini kaçırmaya gelen bir su perisi sandı ama sonra, felaket sonrası yolu köprü altına düşen yetim bir kızdır diye düşündü. İkisi de birbirlerine bakıp çığlık atarlar. Güzel kız bayılır ve kendine geldiğinde Smiçkov’a yalvarır. Ölmek istemediğini, bağışlanması halinde çok para ödeyeceğini söyler. Bilinmeyen hırsızların bu iki mağduru kısa bir süre sonra birbirlerine alıştılar. Kız, Prenses Bibulov olduğunu söyledi. Karanlık bastığında kızı kontbasın kılıfı içine kor ve bibulovların konağına doğru hareket ederler. Aslında Smiçkov için bir sanat aletinin kılıfını böylesine bir durum için kullanmak sanat adına küçültücü bir davranıştı. (Size öyküyü böyle anlatmama kızmayın, Çehov öyküsünü özetlemek ona yapılacak en büyük haksızlıktır. Çehov öykücülüğünde boşluklar vardır, bunu pek önemsemez, okurun doldurması gerektiğini düşünür.)

İçinde güzel prensesin olduğu mahfazayı sırtlayarak Bibulov konağının yolunu tutarak, sırtında yumuşak bir bedenin içinde bıraktığı tatlı bir sızıyla etrafa toz sıçrata sıçrata devam eder. Ayrıca bu badireden bir prensesi kurtardığı için ödül alacağı umudu da vardır. Sokağın birine geldiklerinde ileride iki karaltı görür Smiçkov, hemen aklına bilinmeyen hırsızlar gelir. Hatta ellerinde bohçaya benzer bir şeyler görür. Smiçkov, sırtındaki mahfazayı yolun kenarına indirir ve bu iki karaltıyı kovalamaya başlar. Kovalama işine öylesine dalmıştır ki prensesi unuttu, sokak sokak hırsızları aradı. İşte tam bu sıralarda Smiçkov’un arkadaşları flütçü Juçkov ve klarnetçi Razmhaykin Bibulov’un konağına gitmek üzere rastgele oradan geçiyorlardır. Ayakları mahfazaya çarpınca kontrbas sanırlar ve alıp götürürler. Mahfaza ve içindeki prensesi konağın salonuna bırakan çalgıcılar orkestra sahnesine döndüklerinde Bibulov konağı değişik entelektüel ve müziksever nice Rus’u ağırlıyordu. Napoli’de gördükleri müzik aletlerinden bahsedenler, mızıka gruplarından söz edenler vs vs vs derken şans eseri kontrbası çalmak isteyen bir kişi ve dehşet… (Hikayenin burasını varın siz hayal edin. Çehov böyle sonları çok sever, onun öykücülüğünde okuyucuya değer vardır, bir kimseyi dağ başına kaldırır, yolu, ormanı gösterir ama dağ başında artık bir kişilik olarak kalmasını, zorluklarla baş başa ne yapması gerektiğini okurun düşüncesine bırakır. Okuyucuya her bir olayın mantığını tüm ayrıntılarıyla ortaya koymaz. Okurun zihinsel süreçlerine değer verir. Bu herhangi basit bir yaklaşım değildir, özenle yapılmış bir hekimliğin edebiyat yansımasıdır.) Prenses ve burjuva Rusları burada baş başa bırakırken dönelim Smiçkov’a… Döndüğünde prensesi bıraktığı yerde bulamayan yoksul çalgıcı deliye dönmüştür ve prensesin öldüğünü düşünmüştür. Kafayı yemek üzereyken birkaç sokağı daha arar ve tümüyle umudunu kesince, katil olarak aranmaya başlanacağını düşünerek hayata küstü. Birkaç yıl sonra aynı köye yolu düşen anlatıcıya köylüler şöyle demiştir:”Saçı, sakalına karışmış, silindir şapkalı çıplak bir adamın hala geceleri köprü civarında dolaşıp durduğunu, arada sırada köprü altından kontrbas sesinin geldiğini söylerler.”



Çehov’un yarattığı öykü tipleri öylesine hoştur ki adeta öykünün orta yerinde bir resim belirir. Roman karakteri yaratır gibi, karakterin psikolojik derinliklerine inmekten nefret eder. İşte birkaç örnek;

“Yajov, muşmula gibi buruşuk suratı sert kıllarla kaplı ufak tefek bir adamdı.”

.”Kuryatkin, yıpranmış bir ceketle eski püskü bir pantolon giymiş, kırk yaşlarında, şişmanca

bir adamdı…”

4 yorum:

Adsız dedi ki...

diğerleri kadar olmasa da yazı güzel.ilgi çekici.ancak zamanları kullanmanda bir sıkıntı var sanırım geçmiş zamanla geniş zaman bazı yerlerde uyumsuz kullanılmış.
parantez içi yorumların yazıyı daha akıcı ve eğlenceli kılmış,tanzimat romanında tekmik eksiklik diye anlattığımız bu yöntem bu yazı için tam yerinde olmuş.Ama bu yazıyı okuyan herkes seninle ilgili bir çok şey öğrenebilir ,fazla elevermişsin kendini.(mehtap)

yıkıcı tutku dedi ki...

mehtap yine çıktı ortaya:) ya o sözünü ettiğin zaman sorunu sanırım benim hatam bir de bu blog temasını yenileyip duruyorum bazı temalar bazı yazı karakterlerini kabul etmiyor. haliyle anlamsız ifadeler çıkıyor neyse ki sorunu düzelttim.

Servin Aydın dedi ki...

akıcı bir anlatım, ama zamanları kullanmada bence de bir sıkıntı var, giderilebilecek türden, önemsiz.

çehov en sevdiğim rus yazarlardan biri, onun hakkında tespitleriniz biraz iddialı ama sanırım doğru "korkunç bir gece" adlı öyküsünü okudunuz mu, toplumsal gerçekleri yine toplumun sahip boş inançları kullanarak anlatan daha iyi bir öykü yok gibi

yıkıcı tutku dedi ki...

Sevgili Servin;
Zaman konusunda haklısın. O öyküyü de okumuştum. ruh çağırma seanslarından bir boş bir tabutun anlatıldığı öykü sanırım. Anımsıyorum. Ama ÇehoV'un bence en güzel öyküsü Mahfaza İçindeki Adam... Yine Bir buçuk sayfada 6 değişik komiser davranışını anlattığı Bukalemun adlı öyküsü de övülmeye değer.

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.