Social Icons

.

Pages

12 Temmuz 2011

SOSYALİZMİN TÜRK(CHE)Sİ: DEVLET SOSYALİZMİ

“Çarlık Rusya'sının çok sayıdaki Rus-olmayan milliyetleri her turla haktan tamamen yoksundu ve durmadan akla gelebilecek her türlü hakaret ve aşağılanmalara maruz bırakılıyorlardı. Çarlık Hükümeti, Rus nüfusa, milli bölgelerin yerli halklarını aşağı bir  ırk olarak görmeyi öğretmeye çalışıyor, bu halklara resmen  inorodtsi  (yabancı kökenliler) adını veriyor, onlara karşı nefreti ve aşağılamayı kışkırtıyordu. Çarlık hükümeti kasten ulusal düşmanlığı körüklüyor, bir halkı diğerinin üstüne saldırtıyor, Yahudi pogromları, Kafkasya'da Tatar-Ermeni katliamları tezgâhlıyordu. Milli bölgelerde hükümet dairelerinin tümü ya da neredeyse ümü, Rus memurlarla doldurulmuştu. Resmi makamlar ve mahkeme önünde bütün işler Rus dilinde yürütülüyordu. Ulusal dillerde gazete ve kitap yayınlamak, okullarda anadilde eğitim yapmak yasaktı.” Bu paragraf Sovyetler Birliği Komünist Partisi Tarihi adlı kitabın ilk bölümlerinden alınmıştır. Üstelik kitap, Stalin tarafından 1938 yılında kaleme alınmasına rağmen Büyük Rusya’nın egemenliğindeki diğer ulusların sorunlarına sosyalistlerin bakış açısını ortaya koymada önemli bir giriştir.
      Türkiye’de öteden beri Kürt sorununa yönelik birkaç bakış açısı vardır. Beni, dolaysıyla bu yazının okurlarını ilgilendiren Türkiyeli sosyalistlerin yaklaşımları… Devlet ve onun türevi olan kaba, inkârcı yaklaşımlara değinmeyeceğim. Ama devlet bakış açısının Türk olan sosyalistleri etkileme biçimleri üzerinde durmalıyız.  Bu konuda günümüzde iki tip sapma göze çarpmaktadır: Bunlardan birincisi kuşkusuz solun klasik “halkların kardeşliği” argümanı, diğeri iktidar-sermaye odaklı liberal sapmalar. “Hakların kardeşliği” argümanına sahip olan sol, her alanda olduğu gibi  Kürtlerin ulusal sorunlarının çözümünde devletin hastalık düzeyinde kendilerine içselleştirdiği Kemalist olguların devrimci sanılmasından olsa gerek “çağdaş, laik, sosyal hukuk devleti”  normlarıyla, Türkiye’nin asıl proleterleri olan Kürtlerin demokratik hak taleplerine egemenlik hakkıyla bakmıştır. Solun bu hastalıklı düşünme ve yayma biçimi özelde özelleştirme politikalarına, genelde neo-liberal AKP iktidarına karşı Kemalizmin kutsal devletçiliği ve kamuculuğu devrimci muhalefet olarak sunulmasında da nükseder. Sağlık özelleştirildikçe alternatif sağlık programlarını tartışmak yerine devlete yaslanan eski devlet hastaları ve devlet memurunun avantajlarını savunma gibi… Devlet işletmeleri özelleştirilirken bu özelleştirmelere karşı devrimci ekonomiyi örgütleyecek programları tartışma, örgütleme ve hayata geçirme yerine yumurtalı, salt hükümet karşıtı öğrenci muhalefetini “en sosyalist” direnme biçimi olarak lanse etmek elbette donanımlı sosyalist tavır değildir… Bu tip örnekler çoğaltılabilir. Komünal örgütler, komünal merkezler, tarım ve küçük şehir komünleri sadece öğrenci evlerinin ortaklaşması olarak mı anlaşılıyor ne! Bu ulusalcı etkilerin biçimlendirdiği sapma genelde Kürt sorununu tartışmaya açtığınızda Kürtlerin geçmiş direnmelerinde insanlığı, vicdanı, bir temel hak olarak var olmayı ikinci plana atar.  Bu sola göre Şeyh Sait ayaklanması gerici bir ayaklanmadır, şeriatçıdır; asıl dertleri bu da değil, çünkü bu konu ancak siyasi, sosyolojik ve dolayısıyla önderliksel alanı kapsayan bir tartışmadır. Bu solun asıl derdi, genç cumhuriyetin Türklük  ve laiklikle perçinleştirdiği bürokratik-faşist devletin katliamlarını ilerici, burjuva demokrat diye temize çıkarmadır. (Bakınız Dev Yol ve ÖDP geleneğinin burjuva demokratik devrim tespitlerine) Bunun için reel sosyalizmin günahlarına sarılmayı da ihmal etmezler. Kronştad ayaklanmasına karşı genç Sovyet devletinin terörü bunlar açısından haklı olmanın mantığıdır. Aynı cenah, Kronştad ayaklanmasını bastıranların NEP’i devreye soktuğunu ya bilmez ya da bildiği halde sansürler kendince. Sovyetçi devletçilik ve Stalin,  devlete ve partiye atfettiği önem yüzünden giderek reel sosyalizmin çöküşünü hazırlamıştır. Bunu biliyoruz. Hala Dersim odaklı gerillacılık yapan radikal MKP, TİKKO, DHKPC gibi illegal sol gruplar da bu hastalıklı anlayışın dışına çıkmış değiller. Kürt sorununu salt sınıfsal sorunlar etrafında tartışarak enternasyonalist olduklarını kanıtlamaya çalışırlar. Bu tip örgütler bana Sovyet devrim sürecindeki SR’leri (Devrimci Sosyalistler ve son dalga Narodnikleri hatırlatıyor.) Gerekirse uzun uzadıya bu sorunları açacağım, şimdilik bununla yetinelim.

   2.sapma dediğim sol-liberal yaklaşımlar ise günümüzde AKP eksenli çözümlerin yedeği olan liberallerin, Kürtlerin sosyalistlerle bütünleşme çabalarını engellemelerine  ne demeli? Murat Belge’nin başını çektiği entelektüel cephe ile AKP’ye yedeklenen DSİP bu grubun en bariz örnekleri. Tüm argümanları muhafazakar sağcılıkla ulusalcı sağcılık(solculuk) arasında bir yerde mevzilenen fırsatçıların davranış, duyuş ve düşünüş tarzı benzer. Ulusalcı, askeri bürokratizm karşıtlıklarını afili teorilerle donatmalarına kanmıyorum.  Bunların düşünce duvarlarıyla az oynadığımızda sol-teorik sıvaları dökülür, geriye kapitalist-liberal devlet biçiminin tuğlaları kalır. Martov’un 1917 devriminden sonra giderek çarlık-burjuvazi uzlaşmasındaki düşünce ve politikasını inan hakları, sivil toplumculuk, anti-militarizm diye allayıp pullayıp bize ya Trockici ya da sol-liberalizm diye yutturmaya çalışırlar. Kürt sorunu karşısında DSİP modeliyle takiye yapmak ya da Belge uyanıklığıyla edebiyat yapmak dışında bir dertleri yoktur. Zaten Kürt liberalleri, dindarları, solu ve enternasyonalist sol olan Türk emek damarının seçim birliğine karşı da onları, sürekli ülkeye hakim iktidar sağcılığının davranış ve düşünceleriyle sınamaya çalışırlar. Trockici düşüncenin yeryüzündeki en kötü temsilcisi sayılabilecek Doğan Tarkan ve ekibi, AKP’nin egemenlik alanlarını ulusalcı-bürokratik siyasetine karşı geliştirdiği göreceli ve biçimsel yasal değişikliklerinin yarattığı rahatlamayı hemen kendi zaferleriymiş gibi yansıtır. Buna da ulusalcı olmayan sol derler. Ulusalcı mı bilinmez ama Lenin’in deyimiyle  yarıcılar(ispolu) ya da kuyrukçular olduğu kesin. Belge’nin erken dönem Rus liberallerinin temelini oluşturduğu Menşevik“ ekonomistler” grubunun 1901-1921 yılları arasındaki afili teorilerini incelterek emek ve Kürt hareketlerine post-modern sosyalizm diye satmaya çalışmasını da ancak temelsiz, çapsız bir grup genç sivil ya da genç sağcı yutar.
   Belge demişken son günlerde dönen Sırrı Süreya Önder odaklı tartışmalara da bir “kabul edilemezlik” şerhini koymak isterim. Zira Belge’nin anti kapitalistliği, anti Kemalizmi, anti militarizmi eğer kıyaslanacaksa bu Önder değil, mutlaka İsmail Beşikçi olmalıdır. Mesela AB hukuku, AB ekonomisi ve Kürt sorunu konusu dahil anti militarizm ve anti kapitalizm konularında Belge sınıfta kalır. Öyle intikam faresi “Taraf”çıların iddia ettiği 1984 menşeili “ Aydınlar Dilekçesi”nin altında imzası olmak bugün için günü kurtarmıyor. O gün, Belge’nin bu duruşu solun namusunu kurtarmış saysak bile Beşikçi Hoca’nın Kürdistan tezleri, sömürge ötesi düşürülmüşlüğe dair Kürt sorununun tartışılmasına yaptığı katkıları, solun namusunu değil aynı zamanda solun Marxizmin enternasyonal ilkeleriyle olan bağını kurtarmıştır.
    Kısacası; Kürt, tarlasının etrafına biri elma diğeri armut iki meyve ağacı dikmiştir. Hasat toplama zamanı geldiğinde, bu ağaçların çevresine gittiğinde Kürt'ü taşla, mermiyle kovan devletin milislerine karşılık verip Kürt’e yardım etmesi gereken solun bu iki sapmacı grubu ağacın dalları arasında gizlenmiş, yedikleri meyvelerin kabuklarını ve çekirdeklerini aşağıya atan uyanık köylüleri aklıma getiriyor.
       
   Yoruldum çay ve sigara içeceğim, bir sonraki yazıda bu iki sapmanın daha somut düşüncelerini tartışmaya açacağım.

3 yorum:

Adsız dedi ki...

bu yorumu yazdığım için kendimden utaıyorum ama sondan bir önceki paragrafa kadar hiç bişi anlamamıştım -mehtap-

yıkıcı tutku dedi ki...

Mehtap merhaba; Son günlerde Murat Belge ve onun etrafında geliştirilen bir tartışma var. Twitter hesabın var mı bilmiyorum, özellikle orada yoğun konuşuluyor. Bir de Kürt sorununa bakış açısında klasik solun "ilericilik, gericilik"le açıkladığı şeysilere itiraz.

Adsız dedi ki...

anladım, sağol

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.