Social Icons

.

Pages

29 Aralık 2009

SEMERKANT, DÜNYANIN GÜNEŞE DÖNÜK EN GÜZEL YÜZÜ


"Bir anne adayı, sokakta hoşuna giden bir yabancıya rastlarsa, yiyeceğini elinden alma cesaretini gösterebilmeliydi. Böylece doğacak çocuk, onun kadar yakışıklı, onun gibi ince, uzun boylu; onun kadar soylu ve düzgün hatlara sahip olacaktı." Elinden kestanesi çalınan bu yakışıklı, Ömer Hayyam'dan başkası değildi. 1072 yazında Semerkant'ın Tütüncüler Meydanı'nda hamile bir kadın Hayyam'a yaklaştı tek bir söz söylemeden, çocuksu dudaklarından tek bir gülümse olmadan Hayyam'ın ellerinden birkaç kestaneyi kapıverdi.

Amin Maalouf'un 1988'de yazdığı "Semerkant" romanını okudukça Eski Türk kentlerini güçlü betimlemeler sayesinde izliyor hissine kapılıyorsunuz. Sokağın birinde aşırdığı elmayi göğsünde tutan bir çocuk, şehrin merkezinde bir meyhane, Çuhacılar Çarşısı'nda kandil ışığı altında süren bir tavla oyunu, İplikçiler geçidindeki çeşmeye eğilmiş yüzüne su deren bir katırcı, Tütüncüler Meydanı'nda şarap içtiği için bir grup serseri tarafından linç edilmek istenen İbn-i Sina 'nın talebesi Uzun Cabir... (Cabir, düşüncelerini açıkça dile getirdiği ve felsefe konusundaki duyarlılığından ötürü günlerce hapis yatmış, meydanda falakaya çekilmiş bir Buhara aydını aynı zamanda ...)
Ne olduysa o gece oldu ve Hayyam bir grup adinin gazabına uğrayan Uzun Cabir'i kurtarmak gerektiğini düşündü. Hayyam, korkuyla linç sürüsünü izlerken kendisinin de meyhanede şaraplandığını son anda fark etti.  Tüm yalvarmalarına rağmen grubun elebaşısı, "Bu herif bir zındık, bir feylosof." diye tükürürcesine söyleniyordu. Nihayet bir grup devriye, Hayyam'ı da Uzun Cabiri de Kalabalığın elinden alır ama kalabalık, Hayyam'ı simyacı diye lanse eder. Bundan sonrası Nişaburlu İbrahim'in oğlu Ömer Hayyam'ın Yaşamı; Büyük Selçuklu Devleti'nin içine girmesi, Nizam-ül Mülk ile yollarının kesişmesi, Hasan Sabbah'ın yaşattığı trajedilere tanık olması ile devam edecekti. O ünlü Rubaiyat'ın yazılma süreci de kadıların kadısı Ebu Tahir'in ikamet ettiği Asfizar'a götürüldüğü o geceden sonra başlar. Ebu Tahir'in Hayyam'ı yargılaması esnasında Tahir'in, "Sen söylendiği gibi zındık mısın?" sorusuna ,"Ben, imanı yargı korkusu; duası da secde etmek olanlardan değilim. Nasıl mı dua ederim? Güle bakarım, yıldızlara bakarım, yaratılışın güzelliğine hayran kalırım. Yaradanın en büyük, en güzel eseri olan insan, bilgiye Açlık duyan beynine, sevgiye susamış olan yüreğine, tüm duyularına hayranlık duyuyorum. "cevabını verir. Ve Ebu Tahir ile gelişen müthiş bir dostluk... Ebu Tahir, bir bilgeyi bir filozofu yargılamaktan onur duydu, çünkü onun şahsında mahkum ettiği anlayış bilgelik değil, tam aksine bilgeliği suçlayan kara cahillik oldu.  Bilgelere aşık bu kadı Semerkant'ın en güzel yazlık köşklerinden birini Hayyam'a armağan etti. Yazlık köşkün salonunda da bir sedir üzerinde kalem, hokka, sönmüş kandil ve ilk sayfası açılmış üzerine hiçbir şey yazılmamış kalınca bir defter ... (Tanrı bu zamanda da Ebu Tahir gibi Kadılar bağışlasın yeryüzüne, hala yazarken hapis yatmaktan, soruşturma yemekten, işkence görmekten çekinen tüm insanlara sabır diliyorum.) Ve Semerkant müneccimlerinin o engin önsezilerini selamlıyorum; "Dört kent var ki isyan yıldızı altında doğmuş, Semerkant, Şam, Mekke ve Palermo ..." bu kentlerin insanları asla zulme boyun eğmemişlerdir. (Yine, selamın en içten olanını da  Şikago'da başlayıp Sietıl'a, ordan Prag'a, Kopenhag'a, Atina'ya, oradan güzelim İstanbul'umuza ve Dersim'e sıçrayan kara kızıl bayrak tutan ellere gönderelim...) Semerkant'ta Selçuklu uygarlığının yarattığı demokratik geleneğin izleri de kitapta görülmektedir. Ebu Tahir aracılığıyla hanlar hanı Nasır Han ile tanışan Hayyam, lonca temsilcileri, bakırcılar, iplikçiler, kağıtçıların yanı sıra birçok meslek grubu tarafından korunmaya alınmıştır. Yahudilerin, Mecussilerin, Nasturilerin temsilcileriyle kentin sosyal ve siyasal sorunlarını tartışıyor, Asya'nın Dünya'ya ışık saçan bu kentlerinde bilim aşkını hakim kılmak istiyordu.  Nasır Han'ın karşısında eğilmeyen Hayyam'ın Han'ın vereceği Altınları reddetmesinin gerekçesini bir dörtlükle açıklamasına hayran olmamak elde değil:
Beni sana getiren yoksulluk muydu?
İstekleri basitse kimse yoksul değil ...
Özgür kişiyi onurlandırabiliyorsan
Bekledğim onu vermen, başka bir şey değil.
Bu esnada Han'a şiir okuyup ondan altın dilenen zamane fettan güzel hatunlarından Cihan Hatunla tanışır ve onunla başlayan dünyevi zevk meseleleriyle de haşr u neşr olur.
Ilerleyen bölümlerde Tuğrul Bey'in Nişapur istilası başlar. Türk hakanlarının Isfahan, Bağdat işgallerinden sonra niyetleri zengin Asya kentlerini de ele geçirme ve kargaşanın neden ve sonuçları üzerinde epey durulmuştur. Ardı arkası kesilmeyen çeşitli Türk beylerinin hareketleri artık o eski Semerkant'ı unutturacak, saray içinde bin bir hile ve dalaverenin döneceği günler, aylar, yıllar başlayacaktı. Alp Aslan, kendisine "karı kılıklı herif" diye hakaret eden Yusuf adında bir esir tarafından öldürülecekti. Alp Aslan'ın ölümünden sonra Maveraünnehir civarında konumlanmış Türk ordusuyla görüşmeler yapmak için içinde Hayyam'ın da olduğu 120 kişilik bir grup Semerkant'tan gider. Burada babası öldürülen Melikşah ve Nizamul Mülk ile tanışma fırsatı bulur. Nizam, Hayyam'ı İsfahan'a davet eder. Maveraünnehir kentleri, bir bir Melikşah kumandasındaki Türk ordularının eline geçer. Saraya sızmış şii hükümdarlarının ajanı delikanlı Hasan'ın ilk işi Hayyam aracılığıyla Türk sarayının derinliklerine girmek ve burada önemli işlerin sorumluluğunu almak olur. Melikşah ve Nizam'a sonsuz bir güven veren Hasan Sabbah, ince ince kıyım planlarını yavaş yavaş hayata geçirir. Semerkant savaşında Ahmet Han'dan yana saf alan ajan Hassan bir lağım arkından kaçmayı başarır ve KARTAL YUVASI denilen ünlü Kaleyi onarır. Alamut ...
Alamut, yüzlerce metre yüksekliğinde bir kale; çıplak dağlar üstünde bir  barınak, dik yarlar, dar boğazları ile en kalablık ve güçlü ordulara geçit vermeyen bir sığınaktı. Elburz Daglarinin karları, ilkbahar olup da eridiği vakit ağaçları yerinden eden,  deli ırmak diye adlandırılan Şah Ru bölgeye adeta bir canavar gibi hakim olur. Yaklaşanın vay haline ...
  
    Semerkant yenilgisinden sonra Selçuklularla savaşmanın imkansızlığını anlayan Hasan Sabbah, kentleri zapt etmenin hayal olduğunu da fark edince tüm İran'ı dolaşarak en yiğit en korkusuz gençleri örgütleyip Alamut'u gizli bir örgütün üssü haline çevirir. Nasır Han'ın kız kardeşi, Çinli olarak bilinen Terken Hatun Melikşah'ın evliliğinden aldığı güçle Selçuklu sarayını adeta kendi mutfağı haline getirmistir. Tüm atamalara müdahale eder, devlet işlerini istediği gibi yönlendirir. Türk hakanlarının bilindik temel Zayıf noktaları sikleridir. Melikşah'ın sikine olmadık hizmetler yapan Terken, Hasan Sabbah ile elçiler araciligiyla bağlantılar kurar. Saray içinde Terken'e muhalif tüm vezirler, saray görevlileri bir bir öldürülür. Artık Devlerin Savaşı denen Terken ve Nizam çatışması başlar. Malouf, Nizam'ı hayranlıkla anlatmıştır. Nizam, Türk olmamasına rağmen, hizmet ettiği her alanda halkçıdır, uygarlaştırıcıdır. Işgal ettiği kentler;, hanlar mescitler, hastanaler, Çeşmeler, köprülerle donatır. Aydın ve bilgili kimselere inanılmaz olanaklar tanır. Onları korur. Rüşvete saray içi ve dışında savaş açar. Ama artık karşısında sıradan bir vezir yoktur....Vezirden de tehlikeli hakanın karılarından biri olan, kaplan kadar güçlü, kızışmış bir dişi aslan kadar hırslı Terken vardır.

      Önce Nizam'ın fedailer tarafından parça parça edilen cesedi, sonra entrikalarla bir av partisinde Melikşah öldürülür. Hayyam,  devletle iyi anlaşmış ve Selçukluların zayıflamasından sonra İran devletleriyle de iyi ilişkiler kurmuştur.
    Semerkant; olay kurgusu, inanılmaz betimlemeler nefis büyüleyici saray kadınları ve adeta sineama filmleri kadar hareketli savaş sahneleriyle okuru, tarihin derinliklerinde bir gezgin, bir şair gibi yolculuğa çıkarıyor. 14 Nisan 1912 yılında Titanik Gemisi Newfoundland açıklarında battığında en ünlü kurbanlarından biri de iranlı bilge ozan Ömer Hayyam'ın Kadı Tahir'in kendisine sunduğu imkanlarla yazmaya başladığı "El Yazması Rubaiyat" idi. Malouf, Titanik kayıplarının izinden Hayyam üzerinden bir dönem romanı yazmistir. Semerkant'ın dehlizlerinde Hayyam, Nizam, Hasan Sabah, Terken, Melikşah gibi kişiliklerin de sayfalara yansımış suretlerini görüyoruz.

Ray şehrine düşmüş bir insan dölu, Nişabur'da filizlenmiş, Semerkant'ta dallanmış; bilgelik, ozanlık, filozofluk olarak kök salmıştır insanoglunun bugünkü dünyasına ...

1 yorum:

umitorhan dedi ki...

kitabı okuyalı çok olmuş. başlangıçta anımsamakta iyice zorlandım. ama sonra gayet güzel oturdu herşey yerine. alamut kitabını okuduktan sonra hasan sabbah a hayranlık durmamak elde değildi, ben de alamutu okuduktan sonra okudum bu kitabı, sonra kitapta hasan sabbah ile ilgili her bölümde heyecanlandığımı hatırlıyorum. hasan sabbah, ömer hayyam ve nizamülmülk gibi üç büyük insanın aynı zamanda yaşamış olmaları ve hayatlarının kesişmiş olmaları çok ilginç.
kitapta ara sıra türk ordularından bahseden maalouf un tavrıyla genelkurmayın tarihini m.ö. 2000 li yıllara dayandıran milli güvenlik hocamızın tavrı arasında pek fazla fark göremedim ben.

bu arada aşağıdaki tespit harika olmuş. yazıyı ciddi bir tarzda okurken bir anda gülme krizlerine sokuyor adamı. (hükümdar türk mü o konuda bir fikrim yok ama)

"Türk hakanlarının bilindik temel zayıf noktaları sikleridir. Melikşah’ın sikine olmadık hizmetler yapan Terken, Hasan Sabbah ile elçiler aracılığıyla bağlantılar kurar."

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.