
Kıyıda kum üstünde yatmış bir ceset söz konusu, cesedin nasıl kıyıya ulaştığı meçhul, bana öyle geliyor ki bu ceset zamane Rus narodniklerinden bir militana ait. Tüm hain emel sahiplerinde olduğu gibi herif asker ya da polis ya da Rusya’daki milliyetçi gençlik tarafından vurulmuş falan değil, Saint Petersburg nehrinden geçerken diğer anarşist narodnikler tarafından gecenin bir anında suya atılmıştır. Cinayet sonrası Rusların önemli fikir ve bilim insanları narodnik hareketin Çar 2. Aleksender suikastının perde arkasında zamane dış güçlerinin iç-mihrak haline getirdiği solcu-narodniklerin kendi iç hesaplaşması sonucu bu ceset kıyıya vurdu. Ertesi gün gazeteler “iç hesaplaşmada acı son, infazı dişi terörist yaptı.”gibi manşetlerle çıktılar piyasaya. İşte bu cesedi saran bunca muammayı fark eden koca kasabada bir tek kişi vardır; o da Çavuş Prişibeyev’dir. Jandarma komutanlarına haber veren köylüyü azarlar, savcılığa haber vermesi gerektiğini söyler, savcı yerine jandarmayı seçen köylülerin yüzyıllardır mürteci gibi yaşadıklarını, savcının kadı olarak bilindiğini, ülkenin korkunç bir ortaçağ karanlığına doğru gittiğini siyasetçilerden önce anlayan tek kişi de yine bu çavuştur. Bu arada polis Jegin’e hakaret etmensin nedeni de polisin, “Bu gibi işlere sulh yargıcının karışmadığını” söylemesidir. Bu sözler, çavuşun kanını beynine sıçratır. Polisin bu tip işleri hep jandarmanın üzerine atamasına gönlü el vermez, oracıkta Jegin’i tokatlar. Ayrıca polis Jegin’in “sulh yargıçlarının işi değil” demesinin altında başka manalar da arar. Güya Jegin, yargıçların Rus anayasası ve ceza hukukunu çarpıttığını falan düşünür. Devletin otoritesini kırmaya milleti açıkça davetiye çıkaran polis Jegin bu anlamda mürteci sayılabilir. Muhtemelen Kont bilmem ne diye birinin İngiltere’de kurduğu vakıftan nemalanıp oradaki kışkırtıcı fikirleri yayma görevi için para alıp işini yürütmektedir. Çavuş Prişibeyev’in bu konudaki hayatta hakiki yolu gösterici olduğuna inandığı söz aynen şöyleydi; “İnsan, budalayı dövmezse vebali kendi boynuna kalır.” Ateş yakıp çevresinde oturmanın siyasal bir anlama sahip olduğunu, yıkıcı bir tutku olduğunu mahkemede ifade eden çavuş, ateş ve ışık yakıp çevresinde şarkı söyleyenleri de ihbar etmeyi ihmal etmez: Savva Mikiforov, Pyotr Pyotrov, bir askerin dul karısı Şustrova, (Bu hatun, Semen Kliskov,adlı bir narodnikle ahlaksızca yaşıyormuş.) büyücü İgnat Sveçkov, cadı Mavra… “ İsim isim gammaz olayını yapmanın haklı gururuyla yargıcı da bunları cezalandırmaya çağırır. Bir anda, gözlükleri alnına kaldırır, yargıca gözleri fara tutulmuş tavşan misali bakar, patlak gözleri parıldar, çevresinden gelen gür kahkahalara sinirlenir, burnu kızarır ve olanca sesiyle bağırır; “Dağılın lan, toplaşmayın, kanunlarda toplaşın diye bir ifade yoktur, herkes evine bakalım.” Hikayenin sonunda yargıç, köy halkını huzursuz ettiği, köylüler arasında ayrım yaptığı, kanun adına türlü türlü fesatlıklar çıkardığı, eski bir asker olmanın avantajını kullanarak sağa sola höykürdüğü; kanun adamlığını sadece emir vermek, andıçlama yapmak, nehir kıyısına askeri malzeme atıp vatandaşı ispiyonlamak, ateşle şarkı söyleyen köylüleri “dağlı-yaratık-kıllı kadınları-hırsız çocukları-eşkıya kocaları olan İngiliz ve Alman ajanı kimseler” olarak suçladığı gerekçesiyle 1 aylık hapse mahkum etmiştir.
Bundan sonrası yine biz okurların hayal gücüne bırakılmıştır, bendeniz yine bir Çehov hikâyesinde; esnediğinde orgazm oluyormuş hissi veren, soran herkese namuslu, ahlaklı, vatansever olduğunu söyleyen, çapkın erkekleri kendi uyurken derin bir hayal alemine yönlendiren, göt çatalından beline uzanan akrep ve am tüylerinin üstünden göbeğine bir kısrak başı gibi uzanan gül dövmeleri olan bir hatun bulamamaktan yığınlarca küfür ettim. Çavuş Prişibeyev, hapis sonrası hayatında muhtemelen eski avantajlı zeminin kaydığını görünce eski askerlerin kurduğu bir partide işçiye zam, polise zam, askere yetki, eşkıyaya ölüm sloganlarının yazılı olduğu afişler asmaktadır Rusya’nın nehir kıyısı olan kentlerinin sokaklarına, duvarlarına…
Aslında bu götüne kadar betimlenmiş hatun mevzusu Çehov’un “BİR ÇALGICININ MACERALARI” adlı öyküsünde inceden ele alınmış. Orda da yazar, Prenses Ubilov, göl kenarında oturup balık avlarken ansızın uyur ve bilinmeyen hırsızlarca elbisesi çalınır. (Yani çıplak kalmış bir kadının durumunu biz yazar sayesinde değil hırsızlar sayesinde hayal ediyoruz. ) Tam hafif hafif elbiselerini çıkarıp takılan oltasını almak isterken, latif vücudu, mermer rengindeki nazik omuzları, yarısı suya gömülmüş bir prensesi bize gösterecekken yazar, o anda karakterlerini dalgaya alıp okuyucunun sinir tellerine dokunmaktadır. Prenses Ubilov ve çalgıcı Smiçkov’un garip hikayesini daha sonra anlatacağım. Ama ben o anlatımda prensesi önden, yandan, arkadan betimlemeye çalışacağım siz değerli okuyucularımın affına sığınarak, hatta prensesi webcam önüne geçirip ufak da bir striptiz şov yaptırıp yurdum erkeklerindeki yıllık salya üretimine tavan yaptıracağım. Kış ortası bile sürekli evinde soyunuk olan, yemek yapmak, tuvalete gitmek ve uyku dışındaki tüm zamanlarında eli bacak arasında sanılan çapkın bir kadın profili çizeceğim…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder