Social Icons

.

Pages

6 Nisan 2012

Kürt Sorunu Üzerine Politik Söyleşiler 10

söyleşilere Ceng Sagnıç ile devam ediyoruz. Kendisini ben nasyonalist Kürt olarak tanımlıyorum. https://twitter.com/#!/cengsagnic  
1. Kürt sorunu; Kürtler açısından çok yönlü bir sorun: Hem güvenli bir dünyada yaşama hem uluslaşma hem yoksulluğu yenme iddiası hem de devletleşme taleplerini de barındıran bir sorun. Siz bu taleplerin daha çok hangisini dillendirirsiniz?
Bir kavram olarak bu tanıma katılmıyorum. Daha açıkçası, bu meseleyi nasıl tanımlıyor olduğunuz düşünsel yapınızın sorunun taraflarından hangisinden daha çok etkilendiği ile ilintili. Kürdistan’ın parçalarını sınırları dâhilinde bulunduran devletler için henüz çözülmemiş bir Kürt sorunu var. Lakin Kürdistanlılar için bir Kürt sorunu yok. Tanımlamalar çeşitlilik gösterecek olsa da Kürtler için sorun Kürt olmayan yapılar. Kürtlerin ülkeleri saydıkları toprakların hemen hiç birinde ciddi yüzdelerle ifade edilebilecek Türk, Arap ya da Fars ulusal mevcudiyeti olmadığı için bu etnik unsurların varlığının Kürtler için birer sorun olduğunu söylemek mümkün değil. Oysa Türk, Arap ve Fars devletlerinin toplumlarını kendi yurtları olduğuna ikna ettiği Kürdistan coğrafyasında yerleşik ve dominant Kürt nüfusunun olması bir türlü sağlanamayan ulusal birlikleri açısından Kürt varlığını bir sorun haline getiriyor.
‘Kürt sorunu’ tanımın Kürt siyasi söylemi için problematik bir pozisyonu olması çok muhtemel. Bu henüz çözülmemiş Kürdistan meselesinin Kürdistan’ı parçalayan yapıların terminolojisi ile tanımlanmasına karşı bir duruştan öte, söylem-siyaset ilişkisi içinde söylemin baskın unsur olması açısından önemli. Siyasi söyleminizde kullandığınız sözcükleri değiştirerek toplumsal algıya ciddi müdahalelerde bulunabilirsiniz. Kürt sorunu yerine Kürdistan meselesi dediğinizde söyleminiz hakikati yansıtmakla beraber, konuyla ilgili algıyı etnik ve kültürel hak ihlali noktasından toprak temelli bir mücadele algısına dönüştürecektir. Anlaşılacağı üzere bu dediğimizin tam tersi de geçerlidir. Türkiye ya da İran devletinin Kürt siyasi söylemine yapabileceği bir müdahale toplumsal algılayışı değiştireceği için Kürt siyasetine de güçlü bir etki yapacaktır. Kürt siyasi söyleminde Kürdistan meselesi/davası yerine Kürt sorunu tanımını canlı kılabilmek Kürdistan’a sahip olan devletlere olası bir çözümün mevcut siyasi statükoya dokunmadan işletilebilmesi şansını vermektedir.
Sorunuzun yanıtı da bu noktayla ilgili. Değindiğimiz gibi, Kürdistan meselesi Kürdistan topraklarında Kürdistanlı olmayan yapıların mevcudiyeti sorunudur.  Toprak temelli bir anlaşmazlıktır ve Kürdistan’da meşru şiddet kullanma tekelinin Kürdistan’a ait siyasi yapılara mı yoksa bahsi geçen devletlere mi ait olacağı üzerine devam eden bir savaştır. Böylelikle Kürtlerin hem Kürt olmaktan gelen hem de Kürdistanlı olmaktan gelen iki temel sorunları vardır. Kürt oldukları için içinde yaşadıkları devletlerin ulusal birliklerine vahim bir tehlikedirler. Bu nedenle asimilasyonlardan toplu katliamlara kadar birçok yaptırıma maruz kalmışlardır.  Aynı zamanda ise Kürdistanlı olmalarından kaynaklı bir başka sorunları vardır ki bu da Kürdistan ülkesi üzerinde hâkim kuvvetin kim olacağı noktasındadır.  Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtlerin bireysel ve kültürel haklarını yeni oluşturulan ulusal paradigmanın başarısı için vermeye hazır bir görüntü çizerken kolektif haklarını konu dahi etmemesi bu iki sorunu birbirinden ayırdığına işaret eder. Kaldı ki sadece Kürdistan sorununda değil başka benzer sorunlarda da hâkim devletler benzer çabalar içinde olmuşlardır. Elbette anlaşılacağı üzere bu iki sorun arasında geçiş noktaları hep olmuştur.
2. Kürtler aslında bağımlı oldukları egemen ulusların kapitalistleşme-uluslaşma süreçleri göz önününe alındığında "şansız bir halk"tır. Irak ve Suriye'de BAAS, İran'da önce hanlık sonra İslamcı iktidar, Türkiye'de Kemalizm dediğimiz 20.yüzyılın en uyduruk ekonomi ve devlet sistemleriyle yaşamak zorunda kaldılar. Haliyle uyanışları ya erken yenildi ya geç uluslaşmaları gerektiğini anladılar. Bugün yaşadığımız sorunların bu yönünün olduğunu düşünüyor musunuz?
Kürt ulusal uyanışının yenildiğini düşünmüyorum. Daha doğrusu yirmi dokuz isyan tarzı İstanbul merkezli bir mikro oryantalist çerçeve ile değerlendirmiyorum yirminci asrın Kürdistan ulusal mücadelesini. İstanbul’dan Kürdistan savaşına baktığınızda sizin için belirleyici başlangıç ve bitiş noktaları Kürtlerin özgürlük mücadelesinin sizin güvenlik, huzur ve siyasi-ekonomik varlığınızı tehdit etmeye başladığı ve bu tehdidin ortadan kalktığı noktalar olacaktır. Böylelikle sürekli kendi içinde bir devinim halinde olan Kürdistan ulusal hareketi aktif bir biçimde kan akıtmadığı sürece İstanbul için sıradan bir asayiş sorunudur. Aktif kan akıtma sürecinin başlaması ile beraber ise bahsini ettiğimiz tarzda bir tehdit arz ettiği için bir şekilde son verilmesi gereken bir isyan süreci olarak algılanır. Aktif kan akıtma sürecinin kuvvet kullanılarak sonlandırılması ile beraber halen kendi içinde dinamik olan hareket İstanbul için tekrar bir asayiş sorunu haline döner.
Yirminci asrın Türk, İran ya da Irak tarihi ise yoğunluklu olarak yine bu devletlerin entelektüel üretimleri kaynak alınarak yazıldığı için ortaya çıkan tarih anlayışı ister istemez İstanbul ya da Tahran merkezli bir bakış açısı taşır. Zannımca bu Kürt eleştirel tarih yazımında illüzyonlara sebep olmuştur. Birinci tarihi illüzyon Kürdistan’a emsal başka toplumların devletleşme süreçlerinin başarılı olması ve Kürtlerin ise yine bu noktada yenilmiş olmalarını eksik Kürt ulusal birliği, Kürtlerin İslami tebaa özelliği ve güçlü aşiret sistemine bağlamaktır diye düşünüyorum.
Bana göre ikinci illüzyon ise sizin sorunuzda bahsettiğiniz gibi Kürt ulusal yürüyüşünü egemen devletlerin rejimleri merkezli açıklama çabasıdır. Bu algı Kürdistan elitleri arasında hep var olmuştur. İttihat ve Terakki rejiminden tutun da 1979 öncesi İran şah rejimine kadar tüm rejimler Kürdistan’ın ulusal sorunu için sebepler olarak görülmüş, lakin Kürdistan’ın parçalarına sahip bu devletlerin rejimlerindeki hiçbir değişim Kürt ulusal sorununda ilerleme ya da gerilemeye sebep olmamıştır. Bugün Kürtlerin halen dünyanın en büyük devletsiz ulusu olmasının sebebini, tüm bu söylediklerimizin ışığında, sanırım başka yerlerde aramak durumundayız. Sorunuzun son kısmına katılıyorum. Evet, bence de Kürtlerin bugün yaşadıkları geçmişleri ile ilgilidir. Ama geçmişlerini nasıl okudukları ile ilgili değil, nasıl okuyamadıkları ile ilgilidir. Birçok Kürt entelektüel bugün halen Suriye’de Ba’as rejiminin değişmesinin Kürtler için tek sorun olduğunu düşünür.  Bu durum bir dönem Kürt özgürlük hareketine liderlik yapmış Şemzînanî ailesinin yeni gelişen Kemalist inkılabı tek sorun gibi algılayıp tüm stratejik adımlarını buna göre dizayn etmesi ile neredeyse aynı yanlış algıyı taşır. Belki de tüm sorun, sorunun ne olduğuna dair Kürdistani paradigmanın hiçbir zaman doğru tespiti yapamayışı ile ilgilidir.

3. Kürtlerin uluslararası kurumlarda yeterince ilgi gördüğüne inanıyor musunuz? BM'nin Güney Kürdistan ilgisi ancak ABD'nin ilgisiyle paralel gelişti. Hatırlarsanız 1986-1988 katliamında Kürtler çok yalnızdı. Halepçe katliamının tahribatlarını daha çok PKK endeksli yapılar duyurmaya çalışıyordu. (Kültürel ve sanatsal etkinlikler de dahil) 
Kürtler dünya sahnesinde en az her toplum kadar yalnız. Lakin tüm bu yalnızlar kulübü içinde Kürtlerin yine kendilerine özgü bir yalnızlıkları var. Sadece 82-91 arası güney Kürdistan katliamları, 1991 milyonlar göçü gibi en sert acılarında değil, devam eden sömürge konumları açısından da emsali sayılan toplumlardan hep daha yalnız oldular.
Avrupa’dan Filistin’e giden ‘anti-sömürgecilik’ kafileleri bazı zamanlar iki parça Kürdistan’ın tam ortasından geçip gittiler sessizce, bazen ise Kürtlerin politika sahnesinde diğer tüm toplumlar gibi eşit siyasi tanınma çabaları aynı gruplarca ‘emperyalist işbirlikçiliği’ ile suçlandı durdu. BM gibi siyasi kurumlardan öte sivil toplum kuruluşlarınca da halen Kürdistan ve Kürt milleti görmezden geliniyor. Sebep olarak sanırım Kürdistan’ı parçalamış devletlerin sivil toplum kurumlarınca kolay kolay sürtüşmeye girilmek istenecek devletler olmamalarını sayabiliriz.
Uzun sayılacak bir süre Batı Şeria’da Kızılhaç görevlisi olarak kalmış bir arkadaşımın bana çok şaşırarak “Kürdistan’da Kızılhaç yok mu?” diye sorduğunu hatırlarım. “Kürdistan’ın hiçbir parçasında Kızılhaç yok, hiç olmadı.” Bugün dünya sivil toplum gündemini en çok işgal eden 64 yıllık Arap-İsrail savaşında ölen toplam asker ve sivil sayısının Kürdistan’ın bir parçasında bir yılda ölen sivil sayısından daha az olduğunu göz önüne aldığınız zaman, küresel sivil toplum kuruluşlarının; anti-kapitalist örgütlenmelerin; radikal grupların ve hatta sıradan akademik atölyelerin dahi Kürdistan sorunundan kaçtıklarını anlayabilirsiniz.
4. Kürtleri özgürlüğe götürecek her ideolojik politik argüman ve yöntem meşrudur. Ben mesela PKK geleneğinin var ettiği/edeceği demokratik toplum modelinin Araplar ve Türkler arasında da ilgi göreceğini düşünüyorum. Mevcut gelişmeler göz önüne alındığında Arapların ve Türklerin milliyetçi devlet gelenekleri sarsılıyor. PKK'nin var ettiği Öcalan'ın perspektiflerini sunduğu demokratik-toplum, alttan alta devletleşmeyi örgütleyen düzeyde gelişiyor uzun vadede.Buna katılır mısınız? Varsa itirazlarınız nelerdir?
İlk cümlenize katılırım. Hatta bu noktada meşruiyet testi yapılmasını dahi doğru bulmam. Kaldı ki Kürt ulusal özgürlük hareketi hiçbir Kürdistan parçasında sivilleri hedef alan bir mücadele geliştirmedi. Bu sivil kayıp olmadı anlamına gelmez, lakin meşruiyet babında Kürt özgürlük hareketleri meşruiyetlerini test ettirecek bir adım atmadılar hiçbir zaman.
Şunu eklemek isterim ki ‘sihirli çözüm’ anlayışı oldukça gerimizde kaldı. Birbirine çok benzer toplumların dahi arayış ve ihtiyaçları farklılık gösteriyor. Hatta toplumsal arayışların zaman ile doğru orantılı bir değişim içinde olduğunu artık biliyoruz. Ana akım ideolojilerin şekillendiği çağlarda toplumların benzer değişim-gelişim süreçleri içinden geçeceklerini düşünürdük. Bu yüzden tek bir toplumsal, ekonomik ya da siyasi yapıyı analiz ederek dünyanın hemen her yerine uygulanabilecek çözümler ürettik. Daha sonra tüm bu fikirler post ve neo versiyonlarını üretmek zorunda kaldılar. Son geldiğimiz evrede biliyoruz ki sihirli çözümümüz yok. Ama artık ‘çözümler’ havuzlarımız var. Öcalan’ın üretimlerinin bu havuzlarda yerini edineceğinden kuşkum yok.
Arap toplumu gibi yapay bir kavram ile hareket etmek doğru olmaz. Yirmi iki Arap toplumunun her biri için farklı bir sohbet yapılabilir. Milliyetçi devlet geleneklerinin sarsılmasından kastınız Arap Baharı ise bunu söylemek için hem erken, hem de yaşanılanlar tersini gösteriyor. Diktatörlüklerden ulus devletin asıl hali olan ulus inşası sürecinde olduklarını tartışan çok analiz var. Bu devletlerin bir kısmında ‘ötekilere’ yönelmiş agresif bir milliyetçilik olduğu söylenebilir olsa da millet-devlet arası ilişkinin aslında çok yeni geliştiği, hatta yeni bir milliyetçi döneme girdikleri söylenebilir.  Birçok analist Arap Baharı’nın belki de yüz yıl sürebilecek bir değişim süreci olduğunu söylüyor. Eğer bu önerme doğruysa bunları tartışabilmek için çok erken. Ama ilk adım olarak yapay bir ‘Arap toplumu’ olmadığını, tersine birbirinden bağımsız toplumlar olduğunu akılda tutarak tartışmalar geliştirilebilir.
5. BDP'nin var olduğu bir siyasal gelenek var. Bugün mücadelenin bir yönünü başarıyla ilerletiyor. BDP'nin ideolojik-politik yapısına bakışınız nedir?
BDP’nin omuzlarında modern Kürdistan tarihi boyunca hiçbir siyasi kurumun omuzlamadığı kadar büyük bir yük var. Bu yük kocaman bir imtihan ile geliyor. İster istemez Kürdistan meselesinde meşru aktör olarak ortaya çıkan yapı BDP, böyle olunca da BDP’nin söylemi tüm kuzey Kürdistan’ı bağlıyor. Bu büyük yükün farkında olduklarından emin değilim.
BDP’yi çok önemli kılan bu husus Kürtler için bir yol ayrımını işaret ediyor denebilir. Sömürge toplumların siyaseten bitişi olan sömürgecilerle ‘benzeşmek’ ihtimali eğer Kürdistan’da gerçekleşecekse bu BDP’nin eliyle olacak. Eğer gerçekleşmeyecekse de BDP’nin eliyle olacak. En önemlisi BDP’nin her geçen gün yükselen bir meşruiyeti var. Bu meşruiyet hem Türkiye nazarında hem de dünya nazarında tanınmaya başlıyor. Türk toplumu artık Türk meclisinde bardak kıran ama birkaç hafta sonra başbakan ile çay içen, sonraki gün bir televizyon programında konuk olan ve Kürdistan ile hiç ilgisi olmayan bir ekonomik konuda fikirler sunan BDP’li milletvekillerine alışıyor ve böylece BDP Türkiye nazarında meşrulaşıyor. Karşı argüman olarak BDP’nin üzerindeki hukuki baskı ve tutuklu binlerce üyesi, hatta kapatılma ihtimali konuşulabilir olsa da, kuzey Kürdistan tarihinde Türk siyasi arenasında BDP kadar aktif ve tanınan bir partinin olmadığı gerçeği değişmeyecektir.
BDP hem Türk siyasi arenasındaki meşruiyeti için bir ‘muhalefet’ partisi tavrı sürdürse de aynı anda Kürdistan’daki tarihi davanın temsilciliği misyonuna da sadık kalmaya çabalıyor. Benim gözlemim şu an için bu iki kulvarın başa baş gittiği. Lakin bu çok büyük ve zor bir imtihan. BDP kazandığı meşruiyetin endirekt bir biçimde illegal Kürdistanlı siyasi yapıların olası meşruiyetini zedelediğinin farkında. BDP Kürdistan davasında bir Türkiye partisi olarak muhataplaşmaya başladıkça dinamizmin asıl temelini oluşturan hareketin muhataplık özelliğinden kaybettiğinin de farkında. BDP her siyasi yapı gibi varlığını koruma refleksi gösteriyor ama ne Kürtler arasında ne de başkaları için belirgin bir role sahip değil.
Siz mücadelenin ‘bir yönü’ diyorsunuz BDP’nin rolü için. Bu ne kadar söylenebilir bilmiyorum. Fakat bu rolsüzlük BDP’yi plansız ve vizyonsuz bir yapıya sokuyor.  Alışılmış kitlesel hareketlerde Türkiye’de en başarılı siyasi yapı olduğu kuşkusuz. Lakin Kürdistan ile ilgili kendine biçtiği rol çok kısa vadede BDP’yi AKP’ye karşı korumak olarak görülüyor.
BDP’nin doğası gereği AKP ile mücadele ediyor olması Kürdistan davasını bir anti-AKP hareket olarak biçimlendiriyor. Demirtaş Amed Newroz’unda toplanan bir milyondan fazla insana hem Kürdistan’ın siyasi statüsünden söz ediyor hem de AKP’ye meydan okuyor. Bu aslında çok büyük bir rol karmaşasına da işaret ediyor olabilir.
Bu noktalar göz önüne alındığında ben BDP’nin Türkiye’de çok zorluklarla siyaset yapan bir resmi siyasi parti olarak başarılı olduğunu kabul ediyorum. Lakin, BDP’nin Kürdistan’ın tarihi davası noktasında başarısız olduğunu, bunun da Kürt siyasi hareketinin yapısı ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Maalesef henüz Soğuk Savaş döneminde yapılanmış bir hareket tarzı var Kürdistan özgürlük mücadelesinin. Bu da Kürt hareketinin gizli örgütler/cemiyetler sisteminde kısılıp kalmasını sağlıyor. Kürtlerin tüm gizli siyasi yapılarını dünyanın karşısına çıkarıp meşruiyet savaşı vermesi için neredeyse geç bile kalındı denebilir. Böylelikle BDP’nin de rolü ve işlevi belirlenmiş olacaktır.
6. BDP hem liberal hem dindar hem de sosyalist Kürt ve Türklerle devlet karşıtı tarihsel bir blok oluşturma çabasındadır, bunu sonuç alıcı buluyor musunuz?
Bir önceki soruda konuştuklarımız ışığında BDP’nin rolünün ve işlevinin kesin olarak belirlenmedikçe bu çabaların nereye varacağının kestirilebileceğini düşünmüyorum. BDP benim için sonuç alamayan popülist bir politika izleyen bir parti. Popülizm yanlıştır anlamında söylemiyorum bunu, tersine Kürtlerin Kürdistani bir popülizmi yaratmaları benim için değerli bir kazanım. Lakin BDP’nin hangi kulvarda sonuç almaya çalışacağı sürekli bir muamma olarak kaldığı için popülist söylemi sonuç almakta zorlanıyor.
Hemen her Kürt hareketinin saplandığı bir maceraperest seferler silsilesi vardır. Dört parçada hareketler tarihlerinin mutlaka bir evresinde Kürtlere dayatılmış olan sınırları kabul eder ve Kürdistan’ı sömüren devleti toptan değiştirme ama sınırlara dokunmama iddiasını geliştirir. Kürt hareketleri içinde en toprak merkezli milliyetçi olan I-KDP bile bunu denemiştir. Lakin teknik olarak imkansız olan bu adım her defasında hareketin tekrar Kürdistan’a yani ‘esas davaya’ dönmesi ile sonuçlanır. BDP’nin Kürdistan’daki söylemi söyleyebileceğinin ve yapabileceğinin (Kürt siyasi hareketi toptan değişmediği sürece) üst sınır noktasıdır. Bu noktada Kürtleri anti-AKP bir çizgiye çekiyor olsa da kitleleri etrafında tutabilme de başarılı bir grafiği var. Kürdistan’da zaten öz devinimi çok yüksek olan bir ulusal dinamik mevcut ve bu BDP’ye güç sağlıyor. Her Kürt hareketi gibi BDP’nin de Kürtler ve Kürt olmayanları bir araya getirip ‘bloklar’ kurma çabasının başarısız olacağını ve yine her hareket gibi bundan vazgeçeceğini düşünüyorum.
7. Bir Kürt ne isterse "Kürt milliyetçisi olur?" Devlet-dil-kültür-ekonomik özgürlük talep etmek milliyetçilik mi? (Bunlar doğal ve kolektif hak talepleridir. İnsanın sosyal-siyasal yaşama geçmesinden itibaren en doğal haklardır.) Bunlar milliyetçilik değilse "imajlar" üzerinden milliyetçilik geliştirmenin bugünkü mücadelenin seyrine katkısı ne olur?
Sizden bu soru ile ilgili ayrıca açıklama istememin sebebi muhtemel bir kavram kargaşasıydı. Açıklamanızda tanımladığınız milliyetçilik esasen otoriter ultra-milliyetçilik tarzı bir kavrama işaret ediyor. Bu özellikle kuzey Kürtlerinin seksen yıldır karşılaştıkları ‘milliyetçi Türk’ hareket ve devlet sisteminin yarattığı yanlış bir algı. Kısacası Kürtler için milliyetçi örnek Ülkücüler, Türk-İslamcılar, Kemalistler gibi ultra-milliyetçi totaliter hareketler olduğu için özellikle bu kavramdan kaçmaya çabalanmasını saygıyla karşılıyorum.
Kavramı değiştirirsek birbirimizi çok daha iyi anlarız. Bize kötü şeyler hatırlatan milliyetçilik yerine nasyonalizm diyelim.
Genel olarak üç dalga nasyonalizm yaşandı dünyada. Kürtlerin henüz hangisine dahil olduğu noktasında kimse emin değil lakin Kürt nasyonalizmi ikinci ve üçüncü dalgalara dahil olan, çoğunlukla da tepkisel bir nasyonalist varlık olarak konuşulabilir. Nasyonalizm sizin tanımınızda belirttiğiniz gibi bir seçimden öte, zaten bugün kısaca ‘devlet’ dediğimiz modern devletin ortaya çıkışı ile beraber içinde yaşadığımız tüm sistemin adı. Çok basitçe ifade edersek devlet-ülke-ulus üçlemesinin siyasi üst yapıyı yani devletin kendisini belirlemesi nasyonalizm dediğimiz fikrin temeli. Nasyonalizm eleştirilirken üçüncü öğeyi, yani ulusu tanımlayanın ne olduğunu eleştiriyoruz. En genel eleştiri milletin bir hayali cemaat olduğu, birbirini hiç tanımayan insanların kolektif bir varlığa sahip olduklarına inandırıldığı noktasından hareket alıyor.
İnsan birçok hayali cemaatin üyesi sayabilir kendini. Eğer Müslüman’sanız dünyadaki tüm Müslümanlarla benzer düşünüp benzer şeyler hissettiğinizi ve dini fikrinizin sizi birbirinize bağlayan nokta olduğunu düşünebilirsiniz. Aynı şey bir işçi ya da bir zenci olmanız durumunda da geçerli olabilir. Lakin eğer üst siyasi yapının oluşumunda bir ulusu merkeze alıyor ve o ulusu ancak bir yurt dahilinde anlamlı görüyorsanız yaklaşımınız nasyonalist bir yaklaşımdır. Böyle baktığınız zaman Kürdistan ulusal davası nasyonalist bir harekettir, Kürdistan yurdunda Kürt ulusunu temel alan bir fikirdir.
Bir hanedan için mi devlet talep ediyorsunuz? İslami hilafet devleti mi amaçladığınız? Yoksa Kürtlere ait bir devlet mi istiyorsunuz? Cevabınız üçüncüsü ise kabul edin ya da etmeyin nasyonalist bir yaklaşımınız vardır. Bu kötü bir şey midir? Elbette hayır. 
Kürt siyasi literatürüne ‘ezilen ulus milliyetçiliği’ olarak geçen tepkisel nasyonalizm yukarda değindiğimiz nasyonalizme alternatif değildir. İkisi arasındaki fark tetikleyici unsurların farklı olmasıdır. Yine de her ikisi de nasyonu temel alır ve ulusun kendi kaderini tayin eden kolektif kimliğin temeli olmasını ister.
Türkiye özelinde Kürtler için dil, kültür ve ekonomik gelişmişlik istemek nasyonalizm sayılamaz. Lakin Türkiye coğrafyası hâlihazırda nasyonalist bir gelişimin sonucudur, sınırları buna göre belirlenmiştir. Kürtlerin ve Türklerin ortak bir yaşamı eşit olarak vatandaşlık bağları ile sağlamasını öngörmeniz dahi Türkiye coğrafyası nasyonalist bir projenin eseri olduğu için ancak sivil (vatandaşlık merkezli) nasyonalizm olabilir. Yine bir hayali cemaat vardır, bu defa birleştirici unsur vatandaşlık bağıdır.

8. Sosyal medyanın Kürtler açısından olumlu kullanıldığını düşünüyor musunuz? Kişisel olarak kendinizin kullanma biçimini nasıl yorumluyorsunuz?
Sanırım Kürtler sosyal medyayı en aktif kullanan toplumlardan biri Ortadoğu’da. Bunun fevkalade olumlu olduğunu düşünüyorum. En sıradan Kürt en tepedeki Kürt siyasetçisine fikrini ulaştırabiliyor, söylemek istediğini bazen binlerce insanla paylaşabiliyor, beklide sokakta rahatlıkla konuşamayacaklarını sahte bir isimle tartışabiliyor… Sosyal medya Kürtleri Kürdistan siyasetinin kitle olarak öznesi olmaktan birey olarak özneleşmeye götürebilme potansiyeli var.  Bu harika bir şey.
Kişisel olarak ben çok başarılı bir kullanıcı olmayabilirim sanırım. Ama çok değerli insanlarla tanışıyorum sürekli ayrıca Kürdistan’ın dört parçasından insanlara aynı anda dokunabilmemi sağlıyor.
9. PKK geleneği dışındaki Kürt grupların başarısızlığını neye bağlarsınız? (Rızgari sitesine bakıyorum bazen Türk milliyetçilerinden, ulusalcılarından aldıkları paralel argümanların ötesine gidemiyorlar.) Bu başarısızlıkların politik ideolojik yönü var mı?
PKK dışı yapıların başarısızlıklarını genel olarak incelemek zor. Lakin PKK nasıl başardı sorusunu çok sordum. Buna vereceğim cevap “doğru zamanda doğru şeyi yapmak” olabilir. Her ne kadar PKK’nin yükseliş noktası olarak 1980 darbesi gösterilse de buna katılmıyorum. Kürdistan siyasi dinamiği 1970lerde artık aktif silah kullanma ve mücadeleyi ideolojik-militan kadrolardan sıradan Kürdistan köylüsüne taşıma evresine ulaşmıştı ve görünen o ki PKK çıkış dönemindeki bu gerçeği kavrayan ve ona uygun davranan tek yapı oldu.
Öte yandan PKK bir şemsiye örgüt oldu ve PKK geleneği dışında kalanlar çoğunlukla zaten PKK içinde yer buldular. Bu diğer geleneklerin PKK’nin var olmaması durumunda kazanacakları insanlar da zaten PKK tarafından kazanıldı.
Kimsenin başarısızlığının politik-ideolojik bir yönü olduğunu düşünmüyorum. Açıkçası tüm bu örgütlerin aynı anda aktif oldukları dönemlerde aralarında ideolojik farklılıklar çok azdı. Çoğunlukla afakî noktalarda farklı düşünüyorlar, oysa somut pratiklerinde neredeyse benzer fikirler ışığında tutum takındılar. Lakin dediğim gibi bence bu doğru zamanda doğru yerde olup doğru şeyi yapmak ile ilgili. Kuzey Kürdistan bir patlamanın eşiğinde uzun bir süreden sonra ilk kurşunu beklerken o kurşunu atan bu doğal seçim süreci içinde sıyrıldı ve başarılı oldu.
10. Mevcut durumda Kürt sorununa temel bir çözüm öneriniz alınsa bu ne olurdu?
Önerimi kimin alacağına bağlı. Kürtlerin mevcut durumdaki sorunlarını ve ileriki muhtemel sorunlarını çözebilecek yetileri geliştirmeye sorunlarını çözmekten daha çok ihtiyaçları var. Balık vermek ile balık tutmasını öğretmek hikayesi gibi bu. Tüm bunların Kürdistan’da demokratik özerkliğin hayat bulması ile başlayacağını ve Kürtlerin kendi sorunlarına başkalarından “talep eder” konumda olmadan çözüm üretebilecek yetiye kavuşacaklarını düşünüyorum.  Sanırım çözüm önerisini DTK’nın 14 Temmuz 2011 toplantısından sonra hep beraber sunduk.
Ceng Sağnıç




6 yorum:

Adsız dedi ki...

Cenk abi etkileyici açıklamalarda bulundunuz su 10 adimlik soylesinizde. Ve 9. Adımda " PKK nin silahlı mücadelesine dair başarısını doğru yerde ve zamanda doğru şeyi" yapmasına bağladınız, lakin akillardaki soru su, PKK den once Kurdistanin kurdi dinamizmine en büyük katkısı olan silahlı Kurdistan ulusal kurtulusculari bı kolu sosyalist eğilim die ayrılmadan once acaba yanlis yerde yanlis zamanda yanlis seyi mı yapıyordu takı PKK gelip onunla çarpışıncaya kadar...? Selamlar

Handan Halitgil dedi ki...

İlginç bir söyleşi. Ama eksik kalmış bir taraf var bence.

Ceng Sağnıç'ın, yine Ortadoğu'da, fakat TR dışında yaşamanın getirdiği farklı bir tecrübesi var. Bu tecrübeden kaynaklanan fikirlerinden de faydalanmak isterdim ben.

Özellikle de Kürdistan-İsrail ilişkileriyle ilgili fikirlerini merak ediyordum.
Belki başka sefere artık. :)

yıkıcı tutku dedi ki...

Ben söyleşiden ancak birkaç gün önce CEng'in İsrail'de yaşadığını öğrenmiştim. Ondan soramadım.

Who Cares dedi ki...

Bildigim tek birsey var: hic bir amedli gelecekteki bir zaman diliminde istanbula pasaportla gitmek istemiyor. Demokratik ozerklik candir:)

Bilurwan dedi ki...

Who cares cok eminsin, Kurdistanin guneyine ve diğer parçalarına pasaportla gitmekten hosnutlar yani? İstanbula olan sıkı fiki entegrasyon süreci hic bitmesin diyorsunuz? Bu kaygıyı daha cok sözde yurtsever Kurd sanatçıları, tacir ve diğer is adamlarının taşıması lazım, belki orada artık rahat video clipler çekmeyecekler, ve is adamları da Kürdistan'ın ilhak edilmesine uygun zemin bulamayacaklar... Yurtdışı ticaret hacimleri küçülecek vs...

Ceng dedi ki...

Herkese merhaba,

KUK ile ilgili sorunun cevabı bende yok açıkçası. Genel olarak bildiğimiz şey Kürt iç savaşının kazandırdıkları ve kaybettirdikleri var. Yaşananlar tasvip edilebilir olmasalar da kaçınılabilir de değillerdi. Bir batılı yazarın "Kürtler birbirleri ile savaşarak savaşmayı ve siyaseti öğrendiler" tespiti bence elim Kürdistan tarihi için önemli.

Handan hanımın söylediklerine katılıyorum. Kuzey Kürdistan sorunu ile ilgili özellikle Kürtlerin başvurdukları İrlanda, İspanya gibi örnekler bugün ne kuzey Kürdistanlı siyasi örgütlerin ne de rakiplerinin benimsemeyi kabul edecekleri örnekler değiller. İsrail-Filistin arasındaki çözüm süreci kuzeyin çözüm süreci için değerli bir örnek olarak incelenebilir.

Pasaport konusuna girmeyi gerekli görmüyorum.

Selamlar.

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.