Social Icons

.

Pages

13 Mayıs 2012

Kürtlerin Self Determinasyonu ve Egemenlik Haklarına Dair


Self Determinasyon: Bu kavram,  Avrupa’da birçok halk hareketinin ulusal hareketlere dönüşmesinden sonra 17.yüzyıldan itibaren şekillenmeye başlamıştır. Daha önce Tarihte Özgürlük Bildirileri başlığı altında kısa alıntılarla tarihçeyi anlaşılır kılmıştım halk hareketlerinin.  http://cengizchefikir.blogspot.com/2012/02/tarihte-ozgurluk-bildirileri.html  bu linkteki yazımda kısmen değinilmiştir.
Genel Tanımlar:
1.       Bir etnik dil ya da din grubunun ulusal egemenlik kurma amacıyla var olan ulusal sınırlar içinde bir araya gelerek bağımsızlık, özerklik gibi yeni bir sosyal, siyasal ve kültürel coğrfayada kurumlaşması demektir. 
2.      Federal sistemdeki bir yapının federasyondan koparak bağımsız, “egemen” devlet olma yolundaki sınır ve siyasi düzenlemesi olarak anlaşılabilir. 
3.      Yalnızca bir egemen devlet içerisinde yaşayan etnik, dilsel  bir grubun egemen-devlet hakkından feragat ederek daha geniş bir otonomiyle belli bazı demokratik haklar elde ederek devlet oluşturmaksızın bu hakkı kullanabilmeleri durumu…
Kavram,  özellikle liberal demokrasilerin ulusal sorunların çözümüne dair anahtar bir kavramıdır. Wilson deklarasyonu bunun en bari örneği. Stalin’in Marxizm ve Milli Mesele kitapçığında bir doktrin halini almış ve ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı diye sosyalist öğretide formülize edilmiştir. Bu yönlü yaşanan Marxizm içi tartışmalar daha çok tekniktir. Bu arada Stalin’in bu meseleye bakış açısı 1913 menşeilidir. İktidarı dönemindeki sıkıntılar da şimdilik konumuz dışındadır. Sovyet sisteminin Finlandiya ve Ukrayna sorunlarını çözme yöntemi bu çerçevededir. Wilson ilkeleri ve Lenin’in ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı konusundaki görüşleri ise 20.yüzyılın en büyük demokratik kazanımları sayılabilir. Amerika ve benzeri devletlerin emperyalist paylaşım emelleri bu gerçeği değiştirmez. Bu, başka bir tartışma konusu. 1920 yılında kurulan Milletler Cemiyeti, self-determinasyon ilkesini benimsemiş ve Polonya, Macaristan, Çekoslovakya bu haktan yararlanmışlardır. 1917 yılında Rusya’dan ayrılan Finlandiya Sovyet Devriminden sonra Lenin’in ilkeleri doğrultusunda referanduma gitmiş ve tam egemen devlet statüsü kazanmıştır.
    2.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, yani 1 eylül 1939 yılında Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle Amerika ve İngiltere işgal ve ilhaka uğrayan ulusların egemenlik hakları olduğunu Atlantik Beyannamesi'nde belirteceklerdir.  şurada ( http://www.turkermanga.net/konugoster.asp?id=28467 ) Ulusların özgür iradesi olmadıkça sınır değişikliği yapılmayacak ve her ulus özgür koşullarda istediği hükümeti seçecektir, ilkeleriyle Faşizmin dünyayı işgal etme girişimlerine karşı kesinkes tavır koymuşlardır. ( Bu arada 1921 yılındaki İrlanda sorununu da Churchill İrlandalı militanlarla görüşerek çözme yoluna gitmiştir. Büyük kusurları olmasına rağmen İrlanda bir siyasi statüye kavuşmuş, serbest seçimler için zemin oluşmuştur.) Birleşmiş Milletlerin savaş sonrası, 1945 yılında yayınladığı antlaşmada ulusların ve halkların self determinasyon haklarına saygı özellikle 55. Maddede belirtilmiştir. Bu savaştan sona halkların öz yönetimi anlamına gelen self determinasyon hakkını Tunus, Fas, Cezayir BM antlaşmasının  55.maddesine dayanarak kullanıp egemen devlet olmuşlardır. 1960 yılında BM genel kurulu, “Bütün halkların self determinasyon hakları vardır, bu hak sayesinde siyasi statülerini serbestçe belirler ve özgürce kendi sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmelerini sağlamaya çalışırlar.” maddesiyle önceki atıflara oranla daha demokratik bir ilke benimsenmiştir. 1960 sonrası tüm uluslararası sorunlarda bu ilke hukuksal belirleyicilik kazanmıştır.
De Facto Devlet: Gerçkete, uygulamada ya da fiili olarak kendi kendisini yöneten halkın kurduğu ama BM tarafından egemenlik hakkı “henüz” tanınmayan devlet demektir.
De Jure Devlet: Uluslararası sözleşmelerden doğan haklarını hukuki veya yasal olarak kullanan devlet demek.
   Bugünkü Kürdistan Bölgesel yönetimi ( Kurdistan Regional Government, KRG) 1970 yılında Saddam Hüseyin yönetimiyle Kürt gruplar arasında yapılan özerklik anlaşması sonucu ortaya çıkmış devletsel bir yapıdır. Daha sonra tam bağımsızlık savaşı için mücadele eden KDP ve YNK Saddam rejimine karşı sert bir direniş göstermiş, Halepçe katliamıyla Kürdistan, Irak’ın işgaline maruz kalmıştır. Ortadoğu’daki Körfez Savaşı’ndan sonra BM ve Amerika’nın uçuş yasağı kararından sonra 1992 yılında özerk Kürdistan yeniden inşa edilmeye başlanmıştır. 2003 Irak-Nato savaşından sonra Saddam rejimi tüm sonuçlarıyla yıkılınca Kürtler, bölgede federal de facto bir duruma geçtiler. Bugün ise Güneyli Kürtler tam bağımsızlığı tartışıyorlar. Eğer Federal Kürdistan’a yönelik Irak devletinin tutumu değişmezse hem 1970’lerdeki özerklik anlaşmasına hem de Montevideo Konvasiyonuna dayanarak de jure bir devlet ilan edilebilir. Bunun için konjonktürel durumun olgunlaşması gerekecektir.
    Kuzey Kürdistan yani en yumuşak deyimle Türkiye Kürdistanı ise güneydekinden farklı  bir mücadele deneyimine sahiptir. Kürt isyanlarının kanlı bastırılması sonucu tüm Kürtlerin sosyal, kültürel ve ekonomik haklarının gaspı yanı sıra özgür siyaset yapma hakları da TC’nin anayasal baskısı sonucu ellerinden alınmış ve tarihte eşi görülmemiş bir asimilasyona tabi tutulmuşlardır. PKK, bağımsızlık hedefiyle ortaya çıkmasına rağmen dönemsel pardigmalara göre belli siyasi yönelimlere gitmiş federalizm, özerklik statülerine razı konuma gelmiştir. Bağımsızlık hakkı korunmak şartıyla mücadeleyi alabildiğince politikleştirme gayretindeki PKK, demokratik özerklik çıkışıyla uluslararası reel meşruiyete uygun koşullar yarattı. PKK’nin ve Öcalan’ın resmi asimilasyon yasaları dışında sığındıkları tek yasa 1921 anayasasıdır ki statü ve egemenlik haklarını bu yasaya dayandırmıştır. Aslında 1921 anayasasının Kürtler açısından tek olumlu özelliği Türkiye tanımıdır. Henüz Kürdistan’a doğu ve gneydoğu bölgesi denmemiştir. Türk, Türklük tanımları anayasaya girmemiştir. Türkiye Devleti ve Türkiye vilayetleri  tanımı vardır. Kürdistan sorunu kesinlikle Osmanlı döneminde vilayet ötesi bir sorundur ve bölgeseldir. Kürtlerin Montevideo Konvasiyonuna sunacakları bu durum BM’yi uyandırabilir. Kuzeyli Kürtlerin hali hazırda ilan ettikleri Demokratik Özerklik var. Bu kuzey halkının iradesini de jure olarak Türk meclisine de facto olarak Demokratik toplum Kongresine yansımıştır. Kürt halkının büyük çoğunluğu PKK’nin işaret ettiği partilere oy verir. Bunun dışındaki tartışmalar tekniktir. Demokratik özerklik, federal sistem herhangi bağımsız devletleşmeyi reddetmediği gibi demokrasiyi örgütleyerek devletleşme sürecini başlatma ise belki de dünyada ilk demokratik toplum modelini ortaya çıkaracaktır. Sınıfsal olarak burjuva ya da bir işçi devleti değil toplumun değişik sınıf ve sosyal katmanlarının katılımını esas alacak bir sistem… Devletleşme hakkı ise “Her hakkı saklıdır.” şeklinde okunabilir. Benim Cemil Bayık’ın tezlerinden anladığım bu. Hasan Bildirici veya değişik Kürt grupları ne anladı bilmiyorum, kendilerine Montevideo Konvasiyonunu okumalarını ve devletlerin Web sitelerinde kurulmadığını hatırlatırım.
Montevideo Konvasiyonu Temel İlkesi: Bir ulusun devlet kurma hakkı toprak, halk, hükümet ve diğer devletlerle diplomatik, ekonomik, siyasi ilişki kurabilme yeteneğine bağlıdır. Kürtler açısından sadece hükümet sorunu var. PKK’nin girişimiyle 1992 yılında Kürdistan Ulusal Meclisi sürgünde kurulmuş ama diğer Kürt gruplarının tasfiyeci rolü bu girişimi başarısız kılacak daha sonra Kongre Gel şeklinde bir örgütlenme modeline gidilmiştir. Demokratik Toplum Kongresi ise bu açığı ülke içinde kapatma gayretindedir. Yapılması gereken ana gövdesini BDP geleneğinin oluşturduğu bu de facto özerk modeli desteklemektir, demokratik katılımla geliştirmektir, dindarından, liberaline, soyalistinden ekolojistine kadar…
   Yazıyı geliştirme adına yorum yaparsanız sevinirim. Hem teknik hem içerik tartışması olarak yürütülebilir.

3 yorum:

Adsız dedi ki...

uluslararası kamuoyu kürt'lerin lehine olmadığı ve kürt'ler arası birlikteliğin sağlanmadığı her koşulda, ulusal egemenlik mücadelesi rüzgara karşı top sürmeye benzeyecektir...

Perperîk-a Söe dedi ki...

Aslında temel olarak, devlet tanımının 18.yüzyıldan itibaren dünya konjüktöründe ki içerik ve isim değiştirme süreci biraz eksikte olsa anlatılmış. Fakat, burada asıl yaklaşılması ve vurgulanması gereken hiyerarşinin olduğu yerde mutlak özgürlükten bahsedilemeyeceğidir ki bu teorem devlet yapısının bir bütün reddedilmesidir ve bu noktada hareketin alternatif bir yaşam sunumu bulunmaktadır. Bu teori şuan tam olarak algılanamadığından ve bir bütün insanların devlet mekanizmasına alışmış ve bağımlı hale gelmesinden kaynaklı çok dikkate alınmadığı gibi altyapısında bir korku saklamaktadır. Çünkü belirtildiği gibi, hiyerarşi insanların hükmetme isteği zihinlerine o kadar yerleşmişki sanki devlet kavramı olmasa insanlar yaşayamazmış gibi algılanıyor. Bu da devletin temelini oluşturan toplumu devlete bağımlı bir hale getiriyor.
Güncel örnekler verirsek gündemden haberi olmayan bir insana bile devlet aleyhine bir söz söylendiği takdirde çok sert tepkilerle karşılaşılır. Halbuki bu insanlar devletin birer kölesi olduklarının farkına varsalar zaten devlet tanımına karşı çıkarlar. Tabi burada; “devlet sosyalist bir devlet olursa yine mi karşı çıkılır?” bunun örnekleri tarihte mevcuttur ki tekrar belirtmek gerekirse devletin tüzüğü ne olursa olsun hiyerarşi barındırdığı için mutlak özgürlükten bahsedilemez.
Bilge insanında söylediği gibi; “yıkmaya çalıştığınız sistemin aynısını devam ettirseniz ona benzemeniz çok zaman almaz…”

ed-crane dedi ki...

Yazını okuyunca Türkiye self determinasyon hakkını ne kadar tanıyor diye kısa bir araştırma yapayım dedim. Türkiye'nin bu konuda uluslararası hukukta BM anlaşmasına bağlı olarak kabul ettiği iki sözleşme var. BM Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi ve BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi. İkiz sözleşmeler de denilen bu belgeler 1966'da oluşturulmuş ve 1976'da yürürlüğe girmiş. Türkiye ise bu sözleşmelere 2000 yılında imza atmış ve 2003 yılından itibaren de Türkiye için bağlayıcı nitelikte. Kağıt üzerinde self determinasyon hakkı tanınmış durumda. Ancak Türkiye bir çok uluslararası sözleşmede olduğu gibi bu sözleşmelere de bir kaç rezerv koymuş. Özellikle Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi'nin azınlıkların ve etnik grupların korunmasını düzenleyen 27. maddesine rezerv koyarak bu azınlıkların Lozan Anlaşması'nda tanınan azınlıklar olabileceğini belirtmiş. Bu bağlamda Kürtler Lozan'a göre azınlık veya farklı bir etnik grup olarak tanınmadıklarından bu gruba girmiyor. Ancak Sünni-Türk olmayanların yaşadığı ayrımcılık, %10 seçim barajı, İçişleri Bakanlığı'nın yerel yönetimler üzerindeki, görevden almaya kadar giden, vesayeti; yaşam hakkı ihlalleri, ifade hakkı ihlalleri, özel yetkili hukukun ortaya çıkardığı savunma hakkı ihlalleri, bu sözleşmenin neredeyse tamamına aykırı durumlar oluşturuyor.

Sözleşmenin uygulaması ise şu şekilde oluyor. Öncelikle BM bu durumları incelemek için İnsan Hakları Komitesi oluşturmuş. Kendi kaderini tayin hakkı da dahil olmak üzere tüm bu ihlaller ile ilgili olarak iki tür başvuru yapılabiliyor. İlki sözleşmeye taraf bir devletin, sözleşmeye taraf bir başka devletin yükümlülüklerini yerinine getirmediğine dair komiteye başvurusunu gerektiriyor. Diğer bir yol olarak da bireysel başvuru hakkına gelecek olursak; bunu da Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi'nin Birinci Ek Protokolü düzenliyor. Bu protokol de 2006'dan itibaren Türkiye açısından geçerli duruma gelmiş. Ancak yine bu protokole de üç rezerv konulmuş. İlki başvurular 2006 yılı sonrasında gerçekleşen olaylar için yapılabilmesiyle ilgili. İkincisi bir başka uluslararası şikayet mekanizmasına(AİHM vb.) başvurulması durumunda bireysel olarak Komite'ye başvuru hakkı tanınmamasıyla ilgili. Üçüncüsü ise kanun önünde eşitliğe dair ihlaller ile ilgili Komite'ye başvuru yapılamamasıyla ilgili. Bu rezervler, özellikle birinci ve üçüncü rezervin, bir çok başvurunun önünü kapattığını düşünüyorum.

Uluslararası hukuk açısından bir yol var ancak çok zorlu olduğu görünüyor. Özellikle devlet başvurusunun politik dengeler nedeniyle söz konusu dahi olamayacağını düşünüyorum. Bence siyasi mücadeleyi esas almak koşuluyla bu yöntemi de bir kenara itmemek gerekiyor.

Not: Hukuçu değilim. Tüm bunlar konuyla ilgili okuduklarımdan yaptığım çıkarımlardır. Şu kaynaklardan yararlandım.

BM Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi
http://www.belgenet.com/arsiv/bm/bmsiyasihak.html
BM Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesine Çeşitli Devletler Tarafından Konulmuş Rezervler
http://treaties.un.org/Pages/ViewDetails.aspx?src=TREATY&mtdsg_no=IV-4&chapter=4&lang=en
BM Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi'nin Birinci Ek Protokolü
http://www2.ohchr.org/english/law/ccpr-one.htm
Birinci Ek Protokole konulan rezervler
http://treaties.un.org/Pages/ViewDetails.aspx?src=TREATY&mtdsg_no=IV-5&chapter=4&lang=en
BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi
http://www.belgenet.com/arsiv/bm/bmekohak.html
BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesine Konulan Rezervler
http://treaties.un.org/Pages/ViewDetails.aspx?src=TREATY&mtdsg_no=IV-3&chapter=4&lang=en

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.