Social Icons

.

Pages

18 Ekim 2012

Liberallere Tokat Gibi Sorular... Cevap Ver Hacım


 O yalnızca aklın emirlerine göre yaşayan hür bir adamdır.” Ben de liberali böyle tanımlıyorum. Kıta Avrupa’sında düşünce, ifade ve basın hürriyeti gibi birkaç aslî ilke hakkında, muhafazakâr ve otoriteryen görüşlere karşı ortak tepki yaratma gibi saiklerle ortaya çıkmış ilk dönem liberalizmi günümüze hem siyasi hem sosyal hem de zihinsel olarak önemli bir miras bırakmıştır. Lakin insanoğlunun sorunları giderek karmaşıklaşıyor. Dünyada “özgürlük ve eşitlik” merkezli liberal yaklaşımlar hala mevcudiyetini korurken Türkiye’de-ki Türklere özgü sol, Türklere özgü din, Türklere özgü aşk, Türklere özgü enternasyonalizm- in yanı sıra Türklere özgü liberalizm de gelişti. Türklere özgü olmayan-evrensel liberal ilkeler” de bu “Türkçü tekeller” tarafından “anarşist-vatan haini” muamelesi görüyor. Tabi, bu Türklere özgü liberalleri bir yana bırakıyorum, onlarla tartışmak sahiden klavyeye zarar… Zaten statükoya, düzene, faşizmi çağrıştıran teorik ve pratik bütüne yönelttiğimiz eleştirileri aynı zamanda “Türklere özgü liberalizme” yöneltmiş oluyoruz. Bir bok da size özgü olmasın kardeşim! Üniversitede “Avrupa’ya medeniyeti Türkler götürdü.” diyen tarihçi Doçent Pelin hocama, “Evet, bu medeniyet eğer seksin en çekici pozisyonu 69’u kapsamıyorsa medeniyet değildir.” demiştim. O da “Kapsıyordu.”cevabı vermişti. O gün bugündür ben de Türklere özgü medeniyetin alasını keşfetmiş bulunmaktayım.
Neyse asıl konumuza geçelim:
    Kişisel hikayem, radikal eylemcilikten pişmanlığa, ondan demokratik hayata girişe ondan da demokratik olmayan yolları reddetmeyle örülü. Belli ideolojik ve politik kalıplara vurduğunuzda “hain-dönek-yumoş” vs vs vs gibi adlandırılabilecek şeyler. Mesela sosyalist deneyim ve teorileri eleştiri konusu yaparken  en hassas noktalara değiniyorum. Aynı yaklaşımı liberal arkadaşlardan beklememin bir sakıncası yoktur umarım.  Şöyle:
-          İşçi sınıfının diktatörlüğünü kesinkes reddediyorsunuz. Biz de biliyoruz ki bu sadece ekonomik bir hâkimiyet değildir. Komünist parti aracılığıyla devletin makbul yurttaşlığının, sosyal-siyasal hayatın hatta kültürel hayatın her alanına sirayet ederek bir parti diktatörlüğüne dönüşmesine işçi diktatörlüğü ya da proleterya diktatörlüğü denir. Bu dikta zamanla sadece masallardaki gibi “ak ve kara” karşıtlığı üstüne kendisini inşa eden bir yaratığa dönüşüyor.  Bunu reddedelim, buna eyvallah… Tekelci ekonomi biçiminin de sadece ekonomik- pazar, sermayenin serbest dolaşımı sonrası serbest rekabetin kendi dinamiği içinde gelişmediğini de biliyoruz.  Tekelleşmenin siyasi hükümetlerden, siyasi iktidarlardan soyutlanamayacağı konusunda sanırım hemfikiriz. Yasalar yapılırken bu durum daimi korunur. Ülke basınını ele alalım: Basın firmalarının rekabet şartlarını ortadan kaldırmak suretiyle kendi aralarında anlaşmalar yapıp kartel oluşturmaları caiz mi hocam? Küçük girişimci nasıl büyüyecek bu piyasada? O zaman on yılda bir fabrika ayarlarına geri dönüp yeni piyasa rekabeti yaratmak gerekecek ki bu da sosyalist biçimlerden daha tehlikeli.  Özel hastaneler de olsun özel okullar da eski bir radikal olarak bu fikre sıcak bakıyorum. Lakin beni bazı konularda ikna etmeniz lazım. Özel hastanecilik yarın öbür gün kartelleşirse ya da tekelleşirse yoksullar için sağlık hizmeti ne olacak? O zaman oligarşi olmaz mı? Büyük bir firma, devasa bir firma hem sağlık hem eğitim hem basın hem de enerji sektörünü devraldı, bunu serbest piyasa diye biz yuttuk, hükümet de bu firmayı destekledi, ne yapacağız? Bu durumda sınıflar arasında her açıdan korkunç uçurumlar doğacaktır. O zaman yoksulluk çemberindeki sınıfların “sınıf diktatörlüğü istemesi” meşru mu reYis? Meşru değilse bu tip bir tekelleşmeye hangi Allah izin verdi? Hangi yetke? Neresi meşru? Hani madem birey özgürlüğü ve girişimciliği temel liberal prensip o halde eşit şartlarda rekabet ortamı yaratmanın da hesabı yapılmalı değil mi hafız?
Neyse umarım liberal arkadaşların bu konudaki çözümleri anlaşılır olur da biz de rahat rahat tartışmaya devam ederiz?
-          
       - Tamam, korkmayın Chavez konusunu açmayacağım. Chavez’i genel eşitlik ve özgürlük diskuruyla eleştiri konusu yaptığınız an kendi eşitlik ve özgürlük diskurunuzu da gözden geçirmek durumunda kalırsınız. Latin Amerika oligarşisinin imtiyazlarını kaybetmesi sonucu, devleti örgütlemek isteyen ekonomik tekellerin komplo ve darbeler aracılığıyla bir yığın safsata üzerine pompaladığı “özgürlükler budanıyor.” Klişesini yemedim. Latin Amerika tarihini, o tarihin yarattığı insanlık sorunlarını çok iyi biliyorum.  Oradaki oligarşik elitlerin devletle doğrudan iktidar ilişkileri göz önüne alındığında bir süre daha sol iktidar hayırlı olacaktır inancındayım. Bana tröstleri anlat hacım, bana konsorsiyum-askeri darbe-istikrarsızlaştırma-siyasi iktidar dizayn etme-Uganda’yı, İdi Amin’i anlat hocam, bana esmeyi anlat, esip de sevmeyi anlat…
-         
       - Sendika, dernek, siyasi parti gibi muhalif yapıların anayasal güvenceye alınmasını ne kadar destekliyorsunuz? Eğer “Biz her daim bu tip siyasal özgürlükleri şartsız savunuruz.” diyorsanız.  Anayasal olarak ülkenizin kıyaslanacağı standart altı ülke Venezuela değil Suriye ya da Kuzey Kore ya da Küba olmalı, değil mi? Çünkü benzer anayasalar var. Tabi eğer liberalliğinize Türkçü kibir bulaşmadıysa seçim barajı, Kürt ve Kürdistan adıyla parti kurma yasağı falan size yardımcı olabilecek negatif verilerdir.  Şimdilik bu kadar, pusuya yatıp sizi izlemeye devam ediyorum. Yunus Kocabasoğlu hocam bu eleştirilerin dışındadır. Bunu da not edelim. 

Hiç yorum yok:

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.