Social Icons

.

Pages

11 Ekim 2012

Yıldıray Oğur'u ve Okurlarını Anlamak...


Sahiden TR basınındaki tartışma mantığını anlamakta zorlanıyorum. Bu yazarlar, köşeciler, okurlarına salak muamelesi mi yapıyor, yoksa okurlar mı “yazarlarına” “bayım biz salağız” kredisi veriyorlar? Ortada yıllardır süregelen bir çatışma var. Çatışmayı durdurmanın tek yolu şimdilik müzakere ve barış görünüyor. Ne devlet ne de PKK kendiliğinden pes edecek gibi görünmüyor. Mevcut devlet aklı da günü kurtarma kolaycılığıyla çatışmanın önüne geçemiyor. Ahmet Altan buradan yola çıkarak demokratikleşme ve Kürt sorunu arasında bir bağ kurarak siyasi iktidar aklının yetersizliğini eleştiri konusu yaptı. Hükümetin bu aklını destekleyen yazar-aydın-entelektüel desteğini de teşhir etti.
Bu teşhir edilenlerin başında Yıldıray Oğur geliyor. Oğur da yanıt olarak abandıkça abanmış klavyeye bu http://www.duzceyerelhaber.com/kose-yazi.asp?id=10972&yildiray_ogur-uzgunum_ben_h%E2l%E2_o_isigi_goruyorum yazıyı yazmış. Yazı çok sığ. Çok yüzeyde. Düşünme durumunu biraz derinleştirseydi barış isteyenlerin derdinin ne olduğunu anlardı. Bazı barışçı adlardan söz etmiş. Mantık olarak da “Hem demokrat değillerdi hem de barışçıydılar.” saptamasını yapmış. Yetinmemiş bunu inanç haline getirmiş.  Şöyle bir çıkış cümlesi nasıl olur bilmiyorum: “Norveç’te benzer bir kimlik-statü-siyasi sorun olursa Norveç’in demokrat başkanı, bu sorunları çatışmaya dönmeden siyasi tartışma konusu yapar, demokrat olmayan başkanı,  çatışma konusu yapar. Çatışma derinleşince herkesin canını yakacak düzeye gelirse de çatışmanın taraflarıyla oturur müzakere yapar. “ Yıldıray ve bu ucuz yazılarını beğenenlere soruyorum: Siz hangi Norveç başkanını tercih edersiniz?”
   John Major eğer 1993’te Margaret Thatcher de 1981’de hiç inkar etmeden İRA ile barışabileceklerini siyasi kararlılıkla söyleyebilselerdi 1998 yılına kadar yaşanan çatışmalardan ötürü hayatlarını kaybeden insanlar hala hayatta olacaklardı. Nesi anlaşılmaz bunun? İRA ile müzakereleri sürdüren Blair’in danışmanı Jonathan Powell yıllar sonra “Görüşmede militanların elini sıkmadığım için pişmanım.” demeyecekti.
    Vorster, 1976’da; büyük timsah Botha, 1980 yılında ANC’nin taleplerini dikkate alıp o yıllarda barışsaylardı, Afrika’da Sovveto ayaklanmasında 700 liseli öğrenci öldürülmeyecekti. Dahası binlercesi daha hayatta kalacaktı. Daha da geriye götürürsek 1960’ta Ulusal Parti apartheid diktatörlük ilan etmeseydi bu savaş hiç yaşanmayacaktı. De Klerk tüm bu süreçleri onaylayan bir “siyasi aileden” gelmesine rağmen artan iç ve dış baskılar sonucunda barışmak zorunda kaldı. Bugün Türk hükümetine yönelik yapılan eleştirilerin aynısını 1970’lerde, 80’lerde Afrika’da birileri yapıyordu. Sürekli iç ve dış kamuoyunu “barış-huzur-güvenlik” diyen oyalayanları da aynen Yıldıray Oğur, Berat Özipek, Elif Çakır gibi savunanlar vardı.
     1956 yılında Cezayirliler özgürlük-eşitlik-siyasi statü talepleriyle sokaklarla çıktıklarında Fransa hükümeti, Cezayir’i bastırmak için Robert Lacoste gibi bir valiyi görevlendireceğine barış görüşmeleri başlatsaydı sanırım binlerce kişi bombalanarak, işkence edilerek öldürülmeyecekti.
   Bu örnekleri Yıldıray’ın yazısındaki adlarla devam ettirip çoğaltabiliriz. Bugün Erdoğan’ın çatışmayı körükleyen bu siyasi anlayışını görmezden gelmek sorunun, çatışmanın, kayıpların  giderek artmasının gerekçesi olur. Eğer Özal, 1990’larda açık barışı tesis etseydi binlerce kişi hayatta olacaktı. Çiller için de durum aynı, Ecevit için de… Erdoğan, çok değil sadece 2 yıl önce barışmayı “hilesiz ve siyasi kaygılardan öte” bir anlayışla yapsaydı ne Kazan Vadisi’ndeki 35 gerilla, ne Bitlis’te 15 kadın gerilla ne de Çukurca ve Şemdinli’deki baskınlarda yüzlerce asker polis öldürülürdü. Eğer bugün açık barış  ve müzakere talebi olursa bu gibi kayıpların artmasını önlemiş oluruz. Herkes biliyor ki PKK saldırı ve şiddet dalgasını yükseltirse, AKP’nin anketlerdeki oy oranı inişe geçerse Erdoğan bugünkü şahin görünümüne rağmen barışacaktır. Mesele bu şiddetin daha büyümemesi meselesi ki iktidara ve onun aklına bunca eleştiri yapılıyor.
    Bir de barış genelde iktidarların bilindik statükodan vazgeçmesiyle mümkündür. De Klerk, apartheid imtiyazlardan, El Beşir ,topraktan; Blair sömürgeden; De Gaulle sömürge ve topraktan vazgeçmiştir.  Bence Yıldıray Oğur şimdiden okurlarına Erdoğan’ın ve Türk egemenlerinin nelerden vazgeçmesi gerektiğini anlatmalı ve psikolojik olarak onları hazırlamalıdır. İlk ipucunu ben vereyim: Anayasa’nın ilk dört maddesinden ve Bingöl belediyesinden… 

Hiç yorum yok:

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.