Social Icons

.

Pages

21 Ocak 2012

Tanrı'nın Güzel İnsanları: Kurtuluş Teologu Rahipler



Bir yerde, özellikle politik sebeplerle devletin ve onun türlü adlarla anılan çetelerinin işlediği cinayetlerin boyutu cinayet sayısı ile değil, kurbanların öldürülme biçimiyle anlaşılır. Uruguay'da Bordaberry ve Alvarez dönemlerinde hapishane hücrelerinin duvarlarına yapışmış beyin parçalarından, Pinochet döneminde Şili'de stadlarda, spor salonlarında, sokaklarda kurşuna dizilmiş binlerce ölü çıplak bedenlerden, Arjantin'de denize bırakılan muhaliflerin havada bıraktıkları çığlıklarından, El Salvador'da yol boyuna dizilmiş ölüm mangalarının süngülediği rahiplerin kanlı elbiselerinden, Belfast hapishanelerinde IRA militanlarının duvarlara insan dışkısıyla yazdıkları sloganlardan, Kürdistan'da resmi devlet çetelerinin araçlarla kaçırarak köprü altına bıraktığı nice Kürdün ensesindeki mermi ve satır izinden vahşetin yarattığı trajedi anlaşılabiliyordu. Bu kanlı süreçlerin yaşandığı dönemlerde çok az insan çocuklarının ellerine bakarken kurşuna dizilmişlerin tırnaklarını, gülümserken otların arasında düşmüş boğdurulmuş, bombalanmış, kurşunlanmışların dişlerini hatırlamıştır. Bu "azınlığın" önemli bir bölümü kurbanlarla aynı cephede yer alan insanların akrabaları, arkadaşları, dostları olurken küçük bir bölümü de örgütsel, politik kaygılar dışında dinsel referanslar ve insani endişelerle tavır almışlardır.
Tarihçesi çok daha derinlerde olabilir ama Hristiyan Kurtuluşçuların modern dönemlerdeki ilk faaliyetlerine
Latin Amerika ülkelerinin iç savaşlarında rastlıyoruz. Perulu ilahiyatçı Gustavo Gutiérrez Merino, Hristiyanlığın; yoksul ile dayanışmanın yanı sıra, yoksulluğa karşı özgürlükçü protestonun yanında olduğunu açıkladığında Tanrıyı gökyüzüne çıkarıp ona inananlardan ve bu dünyada faşist kuruluşlarla iç içe geçen dini otoritelerden büyük tepkiler aldı. Gutiérrez'e göre, "Siyasi ve sosyal özgürlüğe giden yol, yoksulluğun ortadan kaldırılmasından geçer." 1971 yılında bu belirlemeyi yaptığında Katolik Kilisesi onu neredeyse linç ettirecekti. O, yılmadı. Açtığı çığırda El Salvador iç savaşında yoksulların safında yer alan rahip Oscar Romero oligarşi çetelerinin emrindeki askerlere şu fetvayı verecekti: "Üstleriniz size öldürme emri verdiğinde, siz Tanrı'nın ‘öldürmeyeceksin' sözünü hatırlayınız." Bu sözü söyledikten sadece bir gün sonra Romero, milliyetçi çetelerce katledilecekti. 1964 yılında Brezilya'da askeri diktatörlüğe geçildiğinde Recife başpiskoposu kardinal Dom Helder Câmara'nın adı 50'li yıllardan itibaren otoriter rejime karşı olduğu için "kızıl rahip"e çıkmıştı. O da kilisede kendisine sorulan bir soruda şu ünlü sözü söyleyecekti: "İnsanlara yoksullara yardım etmelerini söylediğimde bana 'aziz' diyorlar. Ama onlara 'neden bu kadar sefalet var?' diye sorduğumda bu defa komünist diyorlar." Câmara, o yıllarda uluslararası alan dahil her alanda sıkı bir insan hakları savunucusu oldu. Bu tavrı ülke içinde giderek diğer rahipler nezdinde kabul gördü. Bu yıllarda Câmara'dan güç alan bir başka rahip Frei Betto aktif bir yoksul ve insan hakları militanı olacaktı. 1969 yılında tutuklandığında sorgusunda kendisine sorulan "Bir rahip komünistlerle nasıl çalışır?" sorusuna "Bana göre insanlar müminler ve ateistler olarak değil, tersine ezenler ve ezilenler olarak, bu adaletsiz toplumu ayakta tutmak isteyenler ve adalet için mücadele edenler olarak ikiye ayrılmaktadır." cevabıyla dikta sorgucularına gerçeği bir mermi gibi yüzlerine vurmuştur. 1968 yılından itibaren Latin Amerika ülkelerinde Kurtuluş Teolojisine inanan yüzlerce din insanı genellikle faşist çeteler tarafından ya öldürüldü, ya sakat bırakıldı ya da tutuklandı. Bu sayının 850 olduğu tahmin ediliyor. Sadece devlet baskıları değil Avrupa'daki sömürgeci güçlerin adeta Tanrı ve insanlık fikrini işbirlikçi kiliseler aracılığıyla gökyüzüne çıkardıkları gerçeği göz önüne alındığında teolog rahiplerin bu insanlık için küçük ama "insan" için büyük fikir ve eylemleri günümüzde anti faşist cephe için hala bir umut… El Salvador ve Guatemala'da öldürülen onlarca Cizvit rahiplerini anmadan geçmeyelim.
1972 yılında Kuzey İrlanda'nın Claudy köyünde IRA adına bombalama eylemine karışan Rahip James Chesney'i bir yana bırakırsak İrlandalı direnişçilerle ile İngiliz hükümeti arasındaki barış anlaşmasında bir Katolik rahip olan Alec Reid baş rolü oynamıştır. 1988 yılının temmuz ayında İngilizlerin katlettiği iki IRA üyesinin cenaze törenine iki Royal Signals (Britanya askeri ajanlar) askeri sızar ve provokatif davranışlarda bulunurlar. Bunu fark eden IRA yanlıları ile askerler arasında çatışma çıkar ve o iki İngiliz askeri orada öldürülür. Bu ölümlere sessiz kalmayan IRA yanlısı Katolik rahip Alec Reid onların cesetleri üzerinde dua ederken görüntülenir. Bu, artık bir barış imajı olmuştur. Halk ve basın nezdinde arabulucu olabileceği görüşü yaygınlık kazanır. Reid de kendisini bu işe adadı. Ve süreç Hayırlı Cuma anlaşmasıyla canlılık kazandı. Yüzyıllık bir savaş bir rahibin bir duası sayesinde böylece fiilen son buldu. Alec Reid daha sonra ETA ile İspanya hükümeti arasında da arabuluculuk yapacaktır. Reid'e göre bu işin tek sırrı diyalogdur ve devletlerin terörist diye tanımladığı örgütlerin politik hedeflerine saygı duymaktır. Kürt sorununun barışçıl yollarla çözülmesi için de diyalog yolunda ısrar edilmesini istemiştir.
1981 yılında IRA militanlarının hapis koşullarını yerinde gören Katolik rahipler insanlık dışı uygulamaları dünya televizyonlarına duyurup kamuoyunun dikkatlerini direnişçi militanlar lehine çekmeyi başardılar. Aynı yıl Bobby Sands'in hayatını kaybettiği açlık grevlerinde de arabuluculuk rolü oynadılar.
Tüm bu hikâyelerden sonra Türk diyanetinin, onun Kürdistan'da yuvalanmış asimilasyoncu kuruluşlarının, dünyayı para-okul-yatırım ve Türkçe dil kurslarıyla kurtarma iddiasındaki sinsi cemaatlerin, ordu ve polise adeta Kürtlerin kökünü kurutma emirleri yağdıran "efendilerin" ve elbette egemenlerin bu coğrafyada insanlığa yönelik vahşetlerden ötürü yine insanlığa verecekleri bir hesap vardır. Necip Fazıl'ın Dersim katliamına dair tuttuğu notların Dersim katliamında öldürmeyi reddeden Nur talebelerinin anlatımları olduğunu biliyoruz elbette…

2 yorum:

leventofturkey dedi ki...

Çok fena... çok

Adsız dedi ki...

güzel yazı..

http://1.bp.blogspot.com/-nY4fy4_04Wg/T3IZddlTGsI/AAAAAAAACXA/gmxf87CnxGE/s1600/father-alec-reid.jpg

bunuda yazıya eklemeliydin...

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.