Social Icons

.

Pages

3 Temmuz 2012

Türk Egemen Tasfiyeciliğinin Silahsız Mehmetçikleri


Geçen sene “bir gecede yüzlerce PKK’li ölecek, devlet yeni strateji geliştirdi.” sloganlarıyla Kürtlere karşı devletin savaşını her alanda çocukça bir coşkuyla  savunan Taraf’ın “ideolojisizi” “devrim sonrası Üsküdar’daki yalısını kısmen Türk solcularıyla garantiye almak isteyen çapsızı”, “Marxizm toplantılarının yılışık, koca kafalısı” aradan bir yıl geçmesine rağmen büyümüş de Kürtlere nasıl zafer kazanabileceklerini anlatıyor. http://www.ilkehaber.com/yazi/pkknin-kurt-sorunu-5000.htm   şuradaki yazısında kısaca “PKK silah bırakıp devlete teslim etmiyorsa daha fazla Kürtleşemediği içindir.” gibi abuk subuk bir belirlemeyle dünya ulusal sorunları, kimlik sorunları, yoksulluk sorunları, sosyal sorunların nasıl çözüleceğini bir tek o akıl etmiş ve başta PKK olmak üzere tüm siyasi çevreler, biz sıradan yurttaşlar bu gerçeği yıllardır görememişiz.  Savcıdan, polisten önce Pınar Selek’i ipe göndermek isteyen bir haydut olmanın ötesinde HAMAS ve Özgür Suriye Ordusu’nun silahlı savaşlarını sonuna kadar, üstelik “ ideolojikli” olarak destekleyen bir çapulcu
sıra Kürtlere gelince onları tasfiye için Necdet Özel’den daha hevesli minik bir kurmaycık oluveriyor bir anda. Bunca büyük laflarla PKK’ye akıl vereceğine PKK’ye katılıp içeriden “Kürtleşme, geleneklere saygı, dindarlaşma” konularında ideolojik savaşını vermeli, diyorum. Gerçi söylediği kriterlere Metiner’inden tutalım, Eronat’ına, ondan Ensarioğlu’na kadar birçok Kürt uyuyor. Leyla Zana’nın iyi niyetli yaklaşımlarını bugünlerde kullanmak isteyen Türk sağcılığının ve inkarcılığının “insansız gazete araçları” bugünlerde Allah’a duaya kalkmış elleriyle arzuladıkları Kürt tasfiyeciliğinin zirvelerinde öfke nöbetleri geçirmektedirler. PKK’nin bu savaşta yenilmemesi onlar için kriz gerekçesi oluvermiş. Bu tiplerin fabllardaki "çakal karakterleriyle"  Kürtlerin siyasi imkanlarını bölüp parçalamak niyetleri gerçekleşmeyince uzun süren bir avcılıktan  dönmüş yorgun çakallar gibi salya sümüklü ağızları, gözleri, elleriyle yeni planlar yapmayı düşündükleri kesin.
   Gelelim yazıda ancak alaya alınacak belirlemelere:
1.       PKK, 1970’li yıllarda ortaya çıktığında Kürtlerin Türk asimilasyonculuğu sonucunda büyük haksızlıklara uğradığını belirledi. Bu asimilasyon gerçekleştirilirken Türk devletinin çeşitli araçları kullandığını tespit etti. Bunların başında toprak ağalarının geldiğini çözümledi. Bunların TC devletinin Kürdistan’daki varlığının temel aracı olduğunu söyledi. Din insanlarının da asimilasyonun yedekleri olduğunu saptadı. Diğer yandan Alevi Kürt nüfusunun da” ilerici-solcu” birtakım ideolojik politik argümanlarla asimile edildiğini net bir şekilde ortaya koydu. Bunun için Mazlum Doğan'ın ve daha sonra Öcalan’ın Kışla kültürü ve Kemalizm içerikli onlarca yazısı  yayınlandı. Yıldıray gibi fabl karakterleri bu gerçeği görmedikleri için Kürtlerin devletle savaşının gerekçelerini  birtakım indirgemelerle çözdüklerini sanıyorlar. 
2.      PKK’nin Marxizm hacmiyle kendi savaşını haklı kılma süreci ise “Kürdistan’da Zor ve Zorun Rolü” tespitleri  ayakları havada, soyut bir teorik çalışma değildir. Tümden Türk devletşleşmesinin Kürdistan’da varolma  biçimlerine yönelik geliştirmiş olduğu stratejinin felsefi ve siyasi gerekçelerinin argümanlarıdır. Bunun için ne çok şey bilmek lazım ne de akademisyen olmak lazım. Türk anayasalarının Kürtlerin ulusal, sosyal, kültürel taleplerine yönelik maddeleri ve bu maddeleri gerekçe göstererek estirdiği devlet terörünü görmek yeterli. Bir dizi katliamcılık ise bunun kanıtı. Ulusal sorunların dünyada çözüm süreçleri Kürdistan’daki hareketin temel çözüm süreçlerinden farklı değildir. Cezayir’de de böyle başladı, böyle bitti. Yani Yıldıray ve benzerleri o sahip oldukları aklı sanırım Potomya’nın bağımsızlığı için kullanmalılar.
3.      PKK’nin Türkiye soluna yönelik eleştirileri tarihseldir. Kemalist tandanslı olarak gördükleri solun Türk biçimlerine;  çocuklara anlatır gibi sol terminolojide “Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” liberal terminolojide “ Self determinasyon” dediğimiz şeyi anlatıyor. Hala da anlatıyor. Solun bir kısmı ancak ikna olabilmiş. PKK ve Öcalan ayrıca demokratik toplum tezleri, ulus devletin reddi tezleriyle de sola daha görünürde bir devrimci demokrasi önermektedir. Eğer beyaz solcular bu konuda ikna olmuşlarsa bunu PKK’nin başarı hanesine yazmalıyız sanırım. Yıldıray anladı mı bilmiyorum.
4.      Daha fazla Kürtleşmek Yıldıray Oğur’un kast ettiği elbette bağımsız Kürdistan idealiyle yanıp tutuşan Kürtlük değildir, AKP’nin  ideolojik politik harmanında ekonomik Kürtlüktür. İhale Kürtlüğü ya da ucuz işgücüne rağmen Rize’de çay ve fındık toplarken birkaç Kürt ezgisine müsaade edilmesidir.
5.      Yıldıray Oğur, Barzani hareketi konusunda zırzop bir cahil. Bu konuya değinmiyorum bile. Halepçe katliamı varken değinmek boş gevezelik olur. PKK’nin Barzani ve KDP karşıtlığı ideolojikti, sonradan Türk devletinin oyunlarından ötürü bir kavgaları oldu, ama sanırım her iki taraf da yeterince sonuç çıkardı.
6.      Demirtaş’ın Çetinkaya ile görüşmesini fazla gören bir tip ya gazetecilik, yazarlık yapmasın ya da o kalemi alıp gözüne soksun. Demirtaş önemli bir siyasi lider pozisyonunu yakaladı ve Kürtler bunu kaybetmek istemiyor. Demirtaş’ın politik karizması anlaşılan bu gazeteci görünümlü Mehmetçik ve polisçiklere batıyor. Daha çok batsın, ne diyelim!
Gece karın ağrısı, kusma, yüksek ateş şikayetleriyle hastaneye gitmiştim. Bir iki şişe serumdan sonra Yıldıray Oğur’un bu uyduruk yazısını okuduktan sonra ciddi ciddi kahkaha attım. Bu kadar gülünç olunabilir ancak. BDP-KCK-PKK çizgisi yıpransın, parçalansın diye bu tipler Kürtler için daha radikal taleplerde bulunabilirler. Bu sıradan bir yazar refleksi değil, Türk devletinin 2009’dan beri geliştirmiş olduğu tasfiyeci konseptle ilgilidir. Bunu öteden beri sık sık yazıyordum.

Hiç yorum yok:

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.