Social Icons

.

Pages

27 Eylül 2012

Özet Geçiyorum 2


    Solcuların Balyoz Davası kararlarına yönelik tutumlarını şatafatlı demokrasi teorileri ile mantığa bürümelerini anlayanınız var mı? Ertuğrul Kürkçü dahil birçok entelektüel solcunun Özel Yetkili Mahkemelerin varlığından yola çıkarak davanın sonuçlarını küçümsemesi, Ragıp Duran’ın bugüne kadar cuntacı subaylara yazılmış en arabesk metinle kusursuz demokrasi arzusu bir araya gelince oturup dünya solunun herhangi bir cunta girişimine karşı nasıl turum sergilediğini düşünmeye başladım. Öncelikle solun “bizim militarizmle” aşkı tarihsel bir sorundur. 1918 yılında Sovyet Devrimi’nin başarısının hemen ardından yayınlanan Haklar Bildirgesi’nin 1.maddesi Sovyetleri şöyle tanımlar:  “Rusya bu anayasanın kabulünden itibaren İşçi, Asker ve  Köylü Temsilcileri Sovyetlerinin oluşturduğu bir cumhuriyettir.” Bu temelde daha sonra düzenlenen yasalarla Kızılordu’ya rejimin tehlikeye girdiği her durumda müdahale yetkisi verilmiş, Kızılordu yeni bir sınıf olarak tanımlanmıştır neredeyse. Zaten Sovyet toplumuna  da işçi-köylü-asker dışında bir şey olunamayacağı dikte ettirilmişti.
Öğrenciyseniz, bilim insanıysanız bile Sovyetlerin bu üç sınıfından birinin yaşam tarzı, düşünme biçimleri, kültürel yaşantılarıyla iç içe olmak, bunları yaymak gibi bir sorumluluğunuz ve göreviniz var.  Tek tip sosyalist “insan yetiştirme” hedefinin kendisi de kültürel olarak militaristtir diyorum.  Dünya devrimci demokrasilerinin darbecilere, darbe girişimcilerine, cuntacılara karşı aldığı tutumları tek tek yazmayacağım ama Arjantin, Uruguay, Yunanistan, İspanya modelleri hala solcu olmamız gerektiği konusunda bizim, en azından benim gerekçelerim oluyor. Merak edenler İnternetten  yeterince bilgi ve belgeye ulaşabilir.  Benim açımdan Balyoz Davasının Özeti şu: Balyozcu subaylar temel hak ve özgürlükleri  bastırma planları yapmışlar, siyaseten meşru bir hükümeti askeri komplolarla yıkmak istemişler. Mahkemeler bunu yargılamış, eksik yargılamış. Kürdistan’da işlenen suçlar ayrıca yargılanmalıdır. KCK davalarıyla bu davanın yakından uzaktan ilgisi yoktur. KCK davalarının Kürt tarafı ulusal-kültürel-siyasal hakları talep eder. Temel hak ve özgürlüklere atıf yapar. 
  Milliyetçi Liberal Demokratlık mı, Sömürgeci Milli Kibrin Yeniden Üretilmesi mi?
Son günlerde Yıldıray Oğur’un ürettiği, aslında önceki ulusalcı cenahın kaba saba Türkçü argümanlarının kısmen inceltilmiş, şeklen inceltilmiş bir yığın “barışçıl” öneri ortalıkta dolaşıyor. Çoğuna gülüp geçiyorum, lakin faşizmi, baskıcılığı yeniden üretme yarışına bir felsefeci girdi mi işin rengi değişiyor. Bu defa şaşkınlığınız artıyor. https://twitter.com/zeynepdirek Zeynep Direk hocamız attığı twitlerle bir anlamda Yıldıray Oğur’un itiraf edemediklerini açık saçık dökmüş ortaya. Sen bensin demek başka, sen benim kültürümü öğrenerek insan olabilirsin, ama zaten senden adam olmaz çünkü siyahsın demek başka.” Türk sömürgeciliğinin Kürtleri kendisine benzeştirirken askeri, sosyal ve politik baskısının tüm araçlarını hoş gören bir yaklaşım. Kürt siyasi hareketlerinin “kişiliksizleştirme-benzeştirme” dediği bu baskı biçimini Batı’nın klasik sömürgeciliğine göre “çok iyi” diyerek olumlama sıradan faşist argümana iyi insanları inandırmak denebilir. Başka adı yok. Batı sömürgeciliğinde de toprak gaspetme, işgal etme, dil yasaklama, ekonomik merkezler oluşturup yerlileri ucuz işgücü yapmak, Batı’nın tüm modern değerlerini melekleştirme, sömürgelerin tüm tarihsel, sosyal, kültürel yaşantılarını şeytanlaştırma; bundan “kardeşlik-özgürlük” çıkarmak sömürgeci toplamdı. Türk sömürgeciliği tüm bu toplama sahiptir, ayrıca Türk sömürgeciliğinin Kürtlere bonusu da var, o da şu: Kürtleri yok sayarak onları Türklere benzetmek, bunu zorla, eğitimle, sosyal yaşayış dikteleriyle, kültürel asimilasyonla yapar. Zeynep Direk, twitterin arama kısmından “Kürt” yazsa aslında tüm bu olumsuzlayıcı ifadelerin Türkler nezdindeki algısını görebilir. Dönüp kendi yazıklarını baştan sona okusa kendisinin en ileri Türk olmasına rağmen kibirli Türklerle ne kadar yakın olduğunu anlar. Zeynep Hoca’nın bu tip ucuz argümanları felsefi  ve tarihsel art planla açıklaması ise genelde faşizmin yaygın olarak tukaka olarak görülmesinden kaynaklı sanırım; yoksa tarihsel referansları Sokrates falan olmaz, Carl Schmitt, Adolf Ress, Doktor Mengele falan olur. Ya da Rivonia Davasının yargıçları, polisleri, savcıları falan…
Uzatmanın anlamı yok ama artık Kürtlerin barış haritalarında Türklere benzeme arzusu, Güney ve Doğu Anadolu yok; özgür kimlikle siyasi statüsü tanınmış Kürdistan var... 

1 yorum:

Anonim dedi ki...

lenin,mao ve daha birçok devrimci önder; ülkelerinin sosyo-ekonomik yapıları ve iç dinamikleriyle hareket etmişlerdir.ancak! sözkonusu marxizm ve bilimsel sosyalizim olunca:bilimsel ve evrensel ilkelerden harekle görüş-eylem koymuşlardır.TR'de; tek kaynak berbat çevirilerle öğrenilmeye çalışılmış "devrimci-solcu"luk bukadar olur.oysa marx:< doğal olmayan hertürlü organizasyan ve otorite insan ve insanlık aleyhinedir> demiştir.kaital 1.cilt.saygıyla kal.

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.