Social Icons

.

Pages

8 Şubat 2013

Devrimci Durum, Devrimci Şiddet Özetleri


1904-1905,  Rusya(Devrimci Durum) :
1861 yılında toprak reformu gerçekleştirilir. Çarlık, köylü isyanlarını kısmen bu tedbirlerle önler. Reformcu Çar II. Aleksandr, 1881 yılında Narodnikler tarafından öldürülür. Yerine gelen Çar III. Aleksandr, 1861 yılından beri geliştirilen bir dizi reformu da askıya alarak Rusya’yı tam bir terör devleti haline getirir. Küçük çaplı gösteriler dahil her türlü basın ve örgütlenme özgürlüğünü sert tedbirlerle bastırır. Günlük yaşam Rus köylüleri, işçileri, öğrencileri için bir cehennem azabına dönüşmüştür. 1894 yılında III. Aleksandr ölünce yerine oğlu II. Nikolay geçer. Daha önce basılmış romanlar, denemeler bile toplatılır. Rus liberallerine ve sosyalistlerine (ilericiler) karşı inanılmaz bir baskı dönemi başlamıştır.  İçte bunca sorun varken 1904 yılında Japonlar , savaş ilan etmeden Rus donanmasına saldırır. Yaklaşık bir yıl süren Rus-Japon savaşı ABD’nin aracılığıyla barışla noktalanır, ama savaşın kaybedeni Rusya’dır. Savaşın sürdüğü yıl liberaller, ilericiler ve  sosyalistler,  demokrasi ve daha fazla özgürlük talebiyle sokaklara inerler.  Nihayet yoğun gösteriler, mitingler, yürüyüşler sonucunda çarlık, yerel meclislerin yetkilerini genişletme, basın özgürlüğünü garantiye alma ve işçilere sağlık sigortası gibi bazı hakları genişletir. Ama henüz çok partili bir seçim sürecine girilmemiştir. Birçok siyasi parti çarlık kanunlarına göre yasa dışıdır. Buna RSDİP dahil… Saint Petersburg’daki fabrika işçilerinin grev kararı almasıyla Rusya’nın dört bir yanında ekmek, iş, adalet talepleri yükselir. Çarlık, küçük reform sözlerine rağmen gösterileri önleyemez. Devrimci durumdan istifade eden RSDİP, SR gibi sol oluşumlar  Rusya halklarını demokrasi ve devrim talebiyle sokağa döker, temel hak ve özgürlüklerin anayasal güvenceye alınması, çok partili sistem, çalışma hayatının işçiler lehine düzenlenmesi, basın özgürlüğünün anayasal garantiye alınması gibi talepleri çarlık,  bastırma yoluna gidecektir. Devrim ve demokrasi dalga dalga yayılacaktır. 
   Sonuç: Ekim 1905’te Petersburg Sovyeti ilanı ile devrim ve demokrasi mücadelesi doruğa ulaşır. Petersburg manifestosunu çar da imzalamak durumunda kalır. Sonrası, birinci dünya savaşı, demokrasi denemeleri ve devrim…
  Çıkarılacak ders: Devrim, aynı zamanda bir demokrasi talebidir. Sadece komünistlerin sınıf iktidarı için geliştirdiği bir tasarım değildir. Devrimci durum olmadan yani o bilinen “Yönetenler yönetemez, yönetilenler yönetilemez.” durumuna gelmeden her türlü devrimci şiddet durumu negatif sonuçlar doğurur. Narodniklerin ikide bir suikast eylemleri yapması demokratik geçişi engellemede rol oynamıştır.
    1931-1936, İspanya:
General Primo de Rivera, 1923’te darbe yaparak başa geçti. 1930’a kadar çözüm bekleyen temel siyasi ve ekonomik sorunların derinleşmesine sebep oldu. Aynı yıl istifa etmek zorunda kaldı. İspanya’da serbest seçimler yapılır ve 1.cumhuriyet ilan edilir. Kral Alfonso, ülkeyi terk etmek durumunda kaldı. Kralcılar için bu durum tam bir hayal kırıklığı oldu. 1931 yılındaki yerel seçimleri cumhuriyetçiler (sol cephe) ezici bir çoğunlukla kazanır. Cumhuriyetçi sol iktidar, kilisenin din dışı otoritesini sarsacak bir takım yasalar çıkarır. Toprak reformu yapılır, toprak sahipleri ile köylüler arasında ciddi çatışmalar başlar. 1933 seçimlerini sağcı cephe kazanır. Daha önce kazanılmış tüm hakları gasp eder sağcı hükümet. Katalonya özerklik ilan etti. Bu özerklik aynı zamanda Asturias maden işçileri ayaklanmasına paralel gerçekleşir. General Franco bu ayaklanmaları kanlı bir şekilde bastırır. Binlerce kişi hayatını kaybeder. 1936 seçimlerini Halk Cephesi yine kazanır. Ve seçimlerde solun iktidarı falanjistler, milliyetçiler ve darbeciler tarafından yıkılmak istenir.  Nihayetinde faşist cephe kazanır. 1939 yılından sonra iç savaş faşistlerin kesinkes galibiyetiyle sonuçlanır. Dünya hala İspanya’da 1978’e kadar mücadele eden silahlı sol grupların şiddetini meşru sayar.
1954-1962, Cezayir:
Fransız hükümeti: Cezayir, Fransa’dır.
Cezayirliler ve Fransız aydınlarının bir kısmı: Hayır, Cezayir, Fransa değildir.
Zaten sömürge valisi atanmıştır. Tüm ulusal ve siyasi haklar gasp edilmiştir. Ayrımcı, apartheid yasalar çıkarılmıştır. Cezayir, Fransızlar için yönetilemeyecek bir duruma gelmiştir. Seçimler yasak, çok partili hayat felç, ulusal meclis zaten yok. Cezayir’in bağımsızlığını hedefleyen her türlü şiddet meşru sayılmıştır. Fazla söze gerek var mı?
1948- 1990, Güney Afrika, Apartheid Yasalar:
1.       Siyahların ve beyazların yaşadığı yerler ayrıldı.
2.      Siyahlar siyasi haklara sahip değildir, göçmen statüsündedir.
3.      Karma evlilikler yasaklanmıştır.
4.      Siyah ve beyaz insanlar arasındaki cinsel birleşme ceza gerektirir.
5.      Siyahların eğitimden sonra alacağı diplomalar beyazlarla denk sayılmayacaktır.
6.      Postane, otobüsler, park alanları, tuvaletler gibi kamusal alanlardaki tesis ve araçların siyah ve beyazlar olarak ayrılması zorunludur.
Liste uzayıp gidiyor. Bu durumda Güney Afrika Komunist Partisi ve ANC’nin şiddetini tartışmak yararsız. Özgürlüğü hedefleyen şiddet meşrudur. Zaten dünya da bu gerçeği kabul etmişti. Liberaller, solcular, dindarlar vs. her kesim bu şiddetin gerekli olduğuna inanıyordu.
Türkiye’de tüm anayasalar Kürtler açısından apartheid özelliği de taşır. Kürtlerin ve Kürdistan’ın siyasi statüsü, ulusal ve kültürel hakları Kürt şiddetini tartışmasız kılıyor. Bu anayasalardan feragat edecek bir Türk hükümeti şiddeti de sonlandırabilir. Ben barışa böyle bakıyorum.
   Türkiye’de halı hazırda Kürtler dışındaki kesimler sınıf siyaseti yapma imkanına sahip, sendikalaşma hakkına da, grev ve diğer sosyal haklara da… Kürtler dışındaki kesimler sanırım daha fazla özgürlük daha fazla demokrasi talep etmeliler. Bundan da şüpheliyim, sahiden Kemalist anayasaların bunca pervasızlığından sonra hala Tam Bağımsız Türkiye, vatanın kurutuluşu için mücadele gibi irrasyonel şiddet gerekçelerini kim yutacak? Bunlar akıl işi mi? Marx, Lenin, Trocki okuyan içselleştiren birileri bu taleplerle devrimci olabilir mi? Böyle bir devrimcilik var mı? İş saatleri düşürülsün, grev hakları genişletilsin, siyasi derneklere özgürlük, ücretler arttırılsın, savaşçı siyasete son, Kürtlere özgürlük gibi talepler varken Tam bağımsız Türkiye talebiyle hangi şiddeti haklı diye yutturacaksınız? Sözünü ettiğim talepler için bile siyaset kanalları tıkalı değildir. Politik gösteriler, yürüyüşler, mitingler, örgütlenmeler yol açar…
   Türk anayasalarını ABD hükümeti mi yapıyor? ABD, Türkiye’yi işgal mi etmiş? Hangi gerekçeler ABD diplomasi unsurlarına yönelik silahlı şiddeti haklı kılıyor? Merak eden var mı? Emperyalizm diyorsan örgütlen, siyasi partini kur, oy topla, seçimle gel ABD şirketlerini kov derler sana… Arjantin, Venezuela vs’de seçimle iş başına gelen solcu hükümetler mavi kanlı mı? Demek başarılıyormuş…  Ha ufak bir not: Faşizmi 2.dünya savaşında sadece komünistler yenmedi, emperyalistlerle komünistler ortak yendiler, bir de Almanya’da Alman faşizmini ortak mahkeme kurarak yargıladılar…


2 yorum:

ed-crane dedi ki...

Sınıf siyasetine karşı devlet şiddetini görmezden gelmiyor musunuz? Yasal olarak sınıf siyasetinin serbest olması devlet tarafından meşru görülmesini gerektirmiyor. Bunun nedeni bu ülkede liberalizmin siyasi akım olarak ortaya çıkmamış olması. Çünkü burjuvazi devlet ile hiçbir zaman mücadele etmedi. Tam tersine devlet kendi burjuvazisini kendi yarattı. Yani batının geçtiği aşamalardan geçmedi. İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü, toplantı özgürlüğü vb liberal özgürlükleri savunmak sadece solculara kaldı.

Şunu da unutmamak lazım artık 19.yy liberalizminin dünyasında yaşamıyoruz. TMK diye bir yasa var. Sistem muhaliflerini terörist diye damgalayıp, içeri atabiliyor bu devlet. Devlet şiddeti mağdurlarını savunan avukatlar tutuklu, KESKliler tutuklu, polis 50 kişilik basın açıklamasına bile gaz bombalarıyla saldırabiliyor. Sınıf siyaseti yapan Rıdvan Turan içeriden çıkalı kaç ay oldu? Peki bir sınıf siyasetini savunan bir gazetede editör olan Necati Abay neden sürgünde? Bunlar şimdi aklıma gelen örnekler.

Tabi tek sorun bunlar değil, solun kendi içinde sorunları da var. Örneğin yoldaşını ABD elçiliğine bile isteye ölüme gönderip adına da "devrimci eylem" demek baştan aşağı yanlış. Ancak gerçekten toplumsal alanda sınıf siyaseti mümkün olsa eylemci böylesine şiddet dolu -hem kendisine hem de topluma karşı bir şiddet içeren- bir eyleme girişir miydi? Başta da söylediğim gibi esas neden olarak devletin ve aygıtlarının yıllardır uyguladığı şiddet dururken yazıda yapılan eleştiriler çok tali kalıyor maalesef.

Yıkıcı Tutku dedi ki...

Daha çok genel ilkeler ve anayasal bağlamda konuyu ortaya döktüm. Zaten yazının bir yerinde bu anayasadan Türk hükümetinin feragat etmesi gerektiğini belirttim. Bunu muhtemelen Kürtlerle yürütülen savaş çözecek. Hükümete şikayetleriniz iletilse onlar da hala silahlı mücadele var, diyeceklerdir. Konuyu bundan ziyade silahlı şiddeti tümden reddedip politik şiddeti esas almak olmalı derim. Ya da politik şiddet silahtan arındırmalı... Sert gösteriler politik şiddettir. Zaten hükümetler kendiliğinden hak vermez. Hükumetler siyasi tehdit gördükleri oranda ya sertleşitler ki sertleşenlerin sonu yıkımdır, ya da hakları tanırlar bu daha uzun süreli akılcı bir siyasettir. Benim aklımın almadığı ABD emperyalizminin Türkiye'deki durumu, tam bağımsız Türkiye'nin aşırı sağcı bir slogan oldu...

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.