Social Icons

.

Pages

22 Haziran 2013

Gezi Bizi Devrime Götürmez

Devlet Terörü
Gezi olayları bir direniştir.  Eylemin içeriği, talepleri, siyaset ve toplumsal hareketler açısından niteliksel yönü ne olursa olsun siyasi iktidara karşı, dolaysıyla devlete karşı bir direnç odağı haline gelmiştir. Bu bağlamda hem bir halk hareketidir hem de bir direniştir. Kemalist karakterinin direnişi domine edici olması bu gerçeği değiştirmez.  Yalnız bu kadar keskin yargılarıma rağmen minik bir kuşku olarak hükumete karşı “iç ve dış komplo” ihtimalini de göz ardı etmiyorum. Bunu destekleyen birkaç veri de var, ama ancak benim fikir yürütmem olarak anlaşılabilir bu.  Çok sağlıklı veriler değil. Meşru bir hükumeti komplocu bir hareketle devirmenin gerekleri de bunlar değil.  Komplocu hareketler, silahlı şiddet, kaos, bombalama, sabotaj, suikast ve halk hareketini aynı anda mobilize eder. Eğer komplo düzenleyenlerin gerçekten hükumeti devirme niyetleri varsa tüm bu şiddet sarmalı günlük yaşamın bir parçası haline gelir ki henüz bunu doğrulayacak bir veri ya da eylem yok. Olmamasını da temenni ediyorum.  “Hükumet istifa.” Sloganı ajitasyondan öte değil. Gerçekçi bir talep değil mevcut Türkiye sosyo politiğinde.  Hükumet başkanının bunu ciddi bir tehdit olarak algılaması ise ancak “korkak lider” vasfıyla açıklanabilir. Ama günlerdir Türkiye’nin birçok ilini polis terörüyle “huzura” kavuşturmak isteyen bir hükümetten “bedel” olarak “vali ya da emniyet müdürlerinin istifasını” istemek de oldukça rasyonel talepler. Hükümetin bu tip taleplere göz yumması “komplocu hareket” olsa bile direnişi meşru zemine oturtuyor.
Bu, bir devrimsel kalkışma mı?
Hayır, bir hareketin devrimsel nitelik ifade edebilmesi için Türkiye’de “genel oy hakkının” ortadan kaldırılması, örgütlenme özgürlüğünün yasal olarak tümüyle gasp edilmesi, ekonomik hakların yurttaşların elinden alınması, her türlü basın faaliyetinin engellenmesi gerekir.  Kürdistan’da böyle bir devrimci durum olgunlaşmasına rağmen hükumetin demokratik reformist siyasetle, siyasi hak ve özgürlüklerin önünü açmak için müzakere masasına oturduğunu belirtmekte fayda var.  Türkiye'nin Kürdistan olmayan yerleri için böyle bir durum olmadığı gibi göstericilerin de somut olarak bu tip özgürlükleri talep etmediği gerçeği de gün gibi göz önündedir. Sosyalistlerin örgütlenme özgürlüklerine yönelik kısıtlamalar, sınırlamalar, baskılar söz konusu. Bu gösterilerde sosyalistler de taleplerini somutlaştırmada oldukça heyecanlı davrandılar ve yetersiz kaldılar. Direnişteki kararlılıklarını devrimci romantizmle ifade ettiler. Daha makul talepler içinse BDP eş başkanı S. Demirtaş’ın hükümete sunduğu yol temizliği teklifleri şimdilik sosyalistlerin de sahiplenmesi gereken taleplerdir.  Demirtaş’ın Özgür Gündem gazetesine verdiği röportajdan bu talepler okunabilir. 
  Devrimsel Kalkışma Değilse Nedir?
Otorite manyağı bir liderin geçmiş dindar mağduriyetlerden yola çıkarak yıkılmaz bir kale inşa etmesi sevdasının yarattığı baskıcı ortamın ortaya çıkarmış olduğu tepkilerdir. Aynı zamanda bu liderin başını çektiği hükümetin ve partinin tek ağızdan çıkan her talimata, her görüşe, her tarza itaat etmesinin bir sonucu olarak da okunabilir. Sokağa çıkan eylemcilerin sosyal ve siyasal profillerine dair birçok yazı yazıldı, program yapıldı. Ayrıca üstünde durmayacağım, hem rasyonel hem de abartılmış değerlendirmeler ve anketler düzenlendi, ama ben Erdoğan’ın kibrinden, tek ağız, tek adamcılığından ziyade onun sosyal ve siyasal hayatımıza girmiş minik türevlerinden kısaca söz edeceğim.  Hükümet yanlısı sağcı bir yazarın, gazete köşelerinde bir fikir belirtirken bile parmak sallayan, çakan, tehdit eden, iktidar olma hırsıyla kendisini kaybeden özellikleri bu isyanı tetiklemiştir. AKP’li bir belediye başkanının ya da il ilçe başkanının hem sosyal medyada hem de matbuat medyada sürekli tehdit eden,  bireyleri polise havale eden, yakalatan, soruşturan “muhbir” özellikleri de direnişi besleyen olaylardır. Melih Gökçek’ten tutalım, Hilal Kaplan’a ondan Salih Tuna’ya böyle bir tetikleyici potansiyel var iktidar cephesinden. Erdoğan’ın otoriterliğini, başöğretmenliğini, sokakta polisliğini, evde babalığını motive eden asıl cephe bu “burnu Kaf dağında” mahallelidir.
Net Olduğum konular:
Faiz lobisi falan uyduruk saptamalardır.
Silivri’deki cuntacıların darbe yapma özgürlükleri yoktur. Bu direniş sebebiyle onlara da özgürlük isteyen olursa bence gönüllü kendisini hapishaneye mahkum etsin.
Mevcut hükumet meşru bir hükumettir. İnsanların meşru hükumeti de gösteriler yoluyla  istifaya çağırma hakları vardır, ama böyle bir durumu gerektirecek bir sosyo-politik durum yoktur.
PKK-Devlet barışını hedef alan, azımsanmayacak gösterici gruplar vardır, Kürtlere bu grupları gösterip “milletin onun bunun hassasiyeti” diye gagalamak gibi hükumetin bir lüksü yoktur. Barış sürecinin en önemli aktörü hükumet bir “sorumlu” olarak taraftır. İdare etme yeteneklerini kullanmak dışında şansı da yoktur.
Kürtlerin bu gösterilerde ulusalcı ve benzer çevrelerin yanında durmaları gibi zorunlulukları ve sorumlulukları da yoktur. Eğer Kürtler bu gösterilere kısmen destek olmuşlarsa bu, onların demokratik haklarını kullanması, kendilerini ifade etmesi olarak anlaşılmalıdır.

Gösteri, toplanma ve ifade hürriyeti tartışmasızdır. 

5 Haziran 2013

Norveç Teorisi ve Rekdal’ın Berkecan ve Pelinsu’yu direnişe götürme hikayesi

Bilderberg ve CFR’nin ülkede yaşanan felaketin sorumlusu olduğuna inananlar olmasına rağmen, aynı tipler, bunu da yetersiz görür daha başka aktörlerle teorilerini tamamlarlar. İlk akla gelen “aktörler” İsrail, ABD, Rusyave  Hollanda... Bunların yanı sıra   Suriye ve İran da eklemlendi. Hollanda’yı neden eklediklerini bilmiyorum, belki de Bilderberg otelinin orda olması olayı kızıştırmıştır. Halbuki bu teoriye inanan aynı yaratıklar  ülkenin sosyo-kültürel analizini yaparken “sosyal, kültürel bozulmanın” gerekçelerini saydıklarında benim aklıma Hollanda’nın yılda en az 30 defa falan büyük isyanlarla çalkalanması gerektiği düşüyor. Uyuşturucu, alkol, seks kadar komünist, liberal, muhafazakar, anarşist fikirler falan hep serbest. Millet istediği zaman gösteri yapıyor istediği zaman sevişiyor. Belki de ülkenin yarısı başbakanın adını bile bilmiyordur.  Yazık değil mi Hollanda’yı göt fikirlerinize alet ediyorsunuz… (bu arada siyasi analiz yaparken 2 cümlenin birinde aktör sözcüğünü kullananın beynini sikiyim, affedersiniz) İsrail, çevresindeki düşmanlar yüzünden 50 yıldır zaten gün yüzü görmüyor, zaten bir dönem trans bir şarkıcı da göndermişlerdi Örevizyon’a… Ben aslında Malta, San Marino, Lüksemburg, Andorra, Faroe Adaları’ndan şüpheleniyorum.  Milli maçlarda Türkiye’ye her yenildiklerinde bir iki ajan bıraktılar İstanbul’a falan… Her yıl turist getirttiler, çoğaldılar… Ama bunları da asıl yönlendiren Norveç’tir,  Norveç gazeteleri, Erdoğan’a diktatör demiş dün… Rekdal’ın bir dönem Trabzonspor’a neden transfer ettirilmediği de böylece açığa çıkıyor. Bildirberg kurulu Norveç’i etkisiz kılmak istedi. İsyancılar boşuna duvarlara, “Çare Drogba” yazmadılar. Bunlar hep isyancıların Rekdal’ı unutmalarından… (Geniş bilgi için Google’ye Rekdal’ın Trabzonspor’a transferi yazmanız yeterli)
 

 Mustafa Kemal’in Askerleri meselesi:
Bana beş sayfalık bir “hıyar” teorisi yaz deseler aklıma ilk gelecek konu, bu askerlik olacaktır. Ama bu Berkecan isyanı buna gerek kalmaksızın kendi  iç dinamiklerinden tek kareyle tüm mevzuyu özetledi. Lenin’in tüm devrimci tezlerini de sikip attı kısaca…

 Tam Bağımsız Türkiye teorisi:
Bu teoriyi bu pratik içinde geliştiren Berkecan, bence Das Kapital’in 2013 versiyonunu da yazabilir. Şartlar falan hep hazır.

3 Haziran 2013

#occupyturkey

Why do we resist


It should be known by all that the recent Taksim protests started as a simple and peaceful sit-in action in the Taksim Gezi Park, organized by a few environmentalist groups. They were inspired by the famous #occupy movement. Taksim Gezi Park is today the only Park left in this core district of Istanbul.
Recently the Istanbul Metropolitan Municipality declared their decision to redesign Taksim Square neighboring the Gezi Park, which is not only the biggest square in the city but also bears a significant symbolic meaning related to the history of political activism in Turkey. The municipality wants to build a shopping mall (there are already 93 of them built in the recent years in Istanbul) on the site where we today call Taksim Gezi Park.
It ought to be stressed once again: The entire action had actually started as a small sized peaceful protest. But that was until police intervened brutally. For two consecutive nights, they attacked the peaceful protesters with excessive amounts of tear gas (gas-grenade-throwers aimed directly on individuals) and water cannons just because they refused to surrender the park.
The mainstream media coverage was strongly biased with misleading headlines, not to mention that there was almost a complete media-blackout on the issue: ‘’Marginal groups clashed with police, disturbing the public peace’’ 
On the 4th day of the sit-in people reacted with anger because of the police brutality that started early in the morning. Police continued their malicious use of tear gas the entire day but the crowd got only bigger by every passing hour thanks to ordinary citizens standing up. Police started losing ground. By the Saturday afternoon June the 1st they started pulling back from the Square. But it didn’t simply end.
Shortly news arrived that many protesters in other districts of the city and even the ones leaving the square were again attacked by the police and got spammed by tear gas. The excessive use of tear gas was so absurdly drastic that they were compelled to use expired material after a while because of ammo shortages. It is still going on for almost 72 hours straight since protesters in Istanbul and other cities simply refuse to give ground and continue to resist.
At the moment it is no longer a small environmentalist protest. It is now about ordinary people having had enough of an arrogant government, violations of democratic rights, lack of accountability in governmental matters, arbitrariness in the legislative, recent state interventions on “public morality”, police brutality and a patronizing, cocky prime minister, namely Recep Tayyip Erdogan.
The most significant quality of #occupygezi protests is its participants. Many of them are middle class citizens who used to have no political engagement at all. Yet the crowd is very diverse; there are leftists, liberals, Kurdish political activists, nationalists, Muslim activists, members of the Christian minorities, the LGBT community, students, professionals, workers, prostitutes, elderly people and so on. In short, individuals who were raised in an politically apathetic fashion decided to take action and raise their voices. These people are simply fed up with a moral whoring government that aims to engineer a “youth” consisting of conservative, non-smoking, non-drinking, hard-working, consumerist citizens (Erdogan’s own words).
As of June the 3rd, 3 o’clock a.m. people still resist the police brutality in Taksim, Harbiye and Besiktas as well as several other neighborhoods of Istanbul and in many other cities.
At that moment no one can make clear guess about how the clashes will but the government should better bear in mind that Istanbul has up to 20 million residents and not near enough policemen to beat a fraction of that.
PM Erdogan has been clearly provoking the people by his divisive tongue during his last public statements and spreading hatred among the citizens. He held two speeches over the weekend and both times his entire message could be summed up in two words: “No compromise.” 
His crippled and antiquated understanding of democracy only comprises the general and local election campaigns held every four years, any kind of public debate and democratic participation between the elections being neglected.
The AKP government has had the absolute majority in the parliament over the last three terms, having finally acquired 50% of the votes during the 2010 general election. Today, they feel no obligation to pay attention to the views of any kind of opposition. They don’t even feel obliged to properly explain their projects and discuss them with the public.
In sum, no one questions the democratic means by which they came to power but rather the way they exercise it.
We are civilians, we are citizens and we resist!
Against all kinds of discrimination and oppression, for democracy and fraternity!

19 Mayıs 2013

Leş sağcılık, oksimoron demokratçılık: Mefkure İslamcılığı


   İşsiz kaldığım günden bu yana, Kürdistan’da 90’ların sosyal-siyasi iklimini zaman zaman çıplak gerçeklerden yararlanarak kimi zaman da kurgu öykülere dayandırarak bir roman yazmaya çalışıyorum.  NBA maçlarını izlemekten, twitterde gevezelik etmekten, arada geçmiş sinema filmlerine bakmaktan fırsat bulduğum an arada da eğlenmek, alaya almak için Türk köşecilerinin yazılarını okuyorum. Birçoğunu twtrda dilime doluyorum. Bugün de sıra Hilal Kaplan’a geldi.
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/HilalKaplan/emperyalistler-ve-suriye-muhalefeti/37760 Hilal Hanım eğer şaka yapmıyorsa bunu ideal demokrat,  üst düzey insani duygular, o çokça kullanılan anlamıyla gerçek Müslüman kimliğiyle adeta bir manifesto şeklinde yayınlamış ki yazının girişi bunu ele veriyor. Eğer AKP 27 Nisan bildirisiyle kapatılmış olsa biz bugün Hilal Hanım’ı tankın önüne kendisini atmış bir demokrasi kahramanı olarak bilecekmişiz.
     Aynı yazıda “Terörün amaçlarından birisi de toplumun 'birbirini yemesini' sağlayarak birlik duygusunu aşındırmaksa, ne yazık ki saldırı bu açıdan amacına ulaştı.” Buradaki birlik duygusu kuşkusuz bir terör saldırısı karşısında tümüyle kınama, telin etme duygusu değildir. Türk sağcılığının egemen Türkçü-İslamcı kibrinin diğer farklılıklardan kendisine benzemelerini istemek duygusudur. Kürt’ün özgür kimlik ve statü talebini “birlik uğruna” hibe etmesini, Alevi’nin inanç özgürlüğünü büyük Türk-İslam mefkuresine feda etmesini, Azınlıkların geçmişte yaşadığı katliam ve soykırımların bugün hesabını sormalarından vaz geçmesini, sosyal yaşantılarında geleneksel olanın dışında,  kendini eş cinsel ve benzeri kimliklerle ifa etmek isteyenlerin bu haklarından feragat etmelerini arzulayan bir duygudur birlik duygusu. Bu duygunun iktidara yaslanmış, iktidar olmanın her türlü gerekçesini üreten sol versiyonları da mevcuttur. Birlik duygusu eğer egemenlerce savunuluyorsa mutlaka siyasal, sosyal, dinsel, etnik birçok problemin yarattığı travmatik sonuçların unutturulması, cennette bir yer hayal ederek egemen olanın ideolojik politik arzularını tatmin etme isteğinden öteye geçemiyor.
    Hilal Kaplan’ın Türkçü-İslamcı şizofrenyasını üretirken haklı olmak istediği konuları bir bir ele alalım:
Suriye’de politik durumun oradaki bir sonucu olarak (diktatörlük anayasası, temel hak ve özgürlüklere saldıran bir rejim gerçeği, dinsel ayrımları iktidar gerekçesi yapan sosyal azınlık) muhaliflerin haklılığı tartışılmaz. Belki de bundan daha önemlisi Suriye Kürdistanı’ında yaşanan politik durum var. Arapların egemenlik hakları,  devletsel statüleri mevcutken Kürtlerinki aynı BAAS rejimi ilkeleri gereği gaspedilmiş. Genelde İslam coğrafyasında siyasi iktidarlar bu statüsüzlüğü BAAS lehine savunmuşlardır. Onaylamışladır. Bugünkü rejim muhalifleri de “birlik” çağrılarıyla BAAS’ın bu haksızlığını giderme niyetlerinde değiller.
    Yine çok yakın bir tarihte Sri Lanka’da resmi hükümet korkunç bir katliama imza atmış, binlerce insanı öldürme, yüzbinlerce insanın hakkını hukukunu yok sayma pahasında aynen Esat gibi sonuçları vahim bir bastırma hareketine gitmiştir. İlginçtir Türk devleti bu Sri Lanka hükümetinin bu katliamcılığını her düzeyde takdir etmiştir, bugün Suriye’deki Müslümanlar için yanıp tutuşan Türk Müslüman entelektüeller ve aydınlar da Sri Lanka modelinin Kürtlere yönelik uygulanmasını teşvik edecek yazılar yazmışlar, öneriler getirmişlerdir, oysa kaç Sri Lanka modelinin uygulandığından bihaberler Kürdistan’da… Hilal Kaplan da bu Sri Lankacı modeli andıran bastırma yöntemini önermekten muaf değil.  Onlarca yazısı ve önerisini bu minvalde örnekleyebiliriz.
    İspanya’da demokrasi güçlerinin 1936 savaşını kaybetmesinin sebepleri arasında.
1.      Sınıf diktatörlüğü isteyen yaygın Sovyetçi komünist örgütlerin bulunması
2.     İç savaşın demokrasi cephesi adına vandalizmi haklı gösteren önü alınamaz infazlar, kilise yakmalar, örgütler arasında Sovyetlere angaje olanlarla olmayanlar arasındaki çelişkiler
3.     Uluslararası desteğin halklar nezdinde üst düzeyde olmasına rağmen Sovyet komünizmine inanmışlığın yaygın kanı haline gelmesi ve Avrupa devletlerinin bu korkuyla desteğini çekmesi
Bu madderlenedirmedeki “komünist” yerine “İslamcı diktatörlük arzusu” Sovetler yerine de “Türkiye-Sudia” diye değiştirirsek Suriye muhalefetinin olası kaybetme nedenleri de anlaşılmış olur. Arap milliyetçi kibrinin İslam adı altında kendisini yeniden üreterek;  Kürtleri, oradaki azınlıkları, Alevileri dışlayan vahşi eylem çizgisi de kaybetme sebebi sayılabilir. Yani Hilal Hanım Suriye muhaliflerinin askeri gücü içindeki vahşi yapılanmayı 3-5 çapulcu diyerek geçiştiremezsiniz, şöyle ki:
-          PKK, özellikle 1990’lardaki vandal eylemlerinin müsebbiplerini en sert şekilde cezalandırmıştır. Bunun onlarca örneği vardır.
-          Ermeni çetecilerin meşru savunmasındaki aşırılıkları bugün soykırım sonucu kaybeden bir ulus olarak Ermenilerin reaksiyoner tepkilerini Suriye muhaliflerinin isyanındaki  gayri insani davranışlarla eşleştirmek ise tek kelimeyle ahlaksızlıktır, utanmazlıktır. Yahudilerin getto isyanlarını Nazi soykırımcılığını izah etmek için kullanmak kadar rezilcedir.
O halde dönelim başa: Bence kendinizi hala polis terörünün, panzerlerinin önüne atmak için geç değil: Gösteri ve toplanma hakkını bastıran, yer yer grev hakkını fiili olarak yok sayan bir iktidar anlayışı var. Bunu geçtim hala TMK’nın uyduruk delil yaratma stratejisiyle içeriye tıkılmış binlerce Kürt siyasetçi var. Ama siz zaten bu bastırmayı “birlik” duygusu adına savunuyordunuz değil mi? İyisi mi sizden panzer önüne atmanızı istemek değil, panzerden inmenizi istemek daha gerçekçi…

10 Mayıs 2013

Dante'nin Cehennemindeki Gerilla ve Bülent Arınç


“Vergilius ile Dante’nin Cehennem yolculukları boyunca karşılaştıkları kişiler arasında filozoflar, şairler, politikacılar, din adamları, kraliçeler, ünlü kadınlar, kardinaller, imparatorlar vardır. Bu kişilerin her biri, günahı ile orantılı olarak ceza çeker. Cehennem’in alt dairelerine doğru inildikçe ceza artar.”  İlahi Komedya’da anlatılanlara göre cehennemin sekizinci dairesinde, din sömürücüleri, rüşvet yiyenler, hileciler, hırsızlar, ikiyüzlüler, simyacılar, kalpazanlar vardır. Bunlar genelde toplumun sürekli çözümsüz kalmış sorunlarından beslenen üst düzey devlet insanlarıdır. İsyan edenler, öfkeliler beşinci dairede, ama Arınç’ın “cehenneme göndermek istediği gerillaların öfkesinin politik yönü düşünüldüğünde onların yeri en fazla “araf”tan bir sonraki, Akheron’dan bir önceki bölüm olur sanırım.  Arınç’ı son kötücül çıkışından sonra yıllardır insanlar arası politik ilişkiler sonucu kurulmuş olan bir devleti, onun anayasasının vazgçilmezliğini kutsamakla ben daha çok  beline kadar buza gömülü Lucifer’e benzetiyorum.  Ah, Dante olsa da anlatsa bize…
     “Altı gözüyle birlikte ağlayan, üç çenesine gözyaşları ile kanlı salyalar akan, her ağzında dişleriyle bir günahkâr öğüten, yarı beline dek buzlara  gömülü Lucifer, ‘aynı anda üç günahkâra birden işkence yapan  bir değirmendir.” diye tanımlar cehennem anlatısının son bölümünde.
   Ne dersiniz sayın Arınç, atalarınızın bizi sürüklediği bu cehennemden çıkmaya niyetiniz var mı? Hep beraber cehennemdeyiz. Lakin sizin bile sekizinci daireden çıkma şansınız var. 8 Mayıs gecesi  bir ulusu yerin dibine gömmek isteyen Kemallerinizin yarattığı bu cehennemden çıkmak isteyenler yürüdü o dağlarda. Belki Zel Dağlarında, Bingöl dağlarında geceyi bir kandil gibi ışıtan ayışığı altında yürüdüler.  Siz kocaman bir güneşin yaydığı bir ışığı hala göremediniz oysa! Cehennemden çıkmak isteyenlerin aklına belki de farkında olmadan Dante’nin bu ifadeleri geldi:
  Bu kutsal mı kutsal sudan, yeni yapraklara
bürünmüş taze bir fidan gibi canlanıp da,
arınmış olarak eski yerime vardığımda
çıkmaya hazırdım, artık yıldızlara.
Âraf XXXIII(142)
  

11 Nisan 2013

Bir Savaşın Hem Mağduru Hem "Haini" Olur mu?


   Bir savaş,  aynı zamanda hem mağdurunu hem de hainini ortaya çıkarabilir mi? Çatışmacı siyasal, sosyal iklimde bu tip bir soruyu cevaplamak oldukça güç. Çünkü çatışmanın beslediği siyasi ve sosyal coğrafyada, onun ikliminde büyümüş kimseler için “el üstünde tutulanlarla yer altına gömülmek istenenler”  vardır.  Çoğu kavram da buna göre şekillenmiştir,  hain-kahraman, direnişçi-itirafçı, pasif-atak  gibi… 
    İdeolojik-politik hedefleri ve örgütsel çatısı olan kurumsal bir oluşum genelde kahramanlara, direnişçilere, ataklara ihtiyaç duyar. Bu anlaşılır. Bu tip oluşumlarda “kişilik kazanmak” ancak ve ancak ömrünün sonuna kadar “bedel” ödemekle mümkündür. Gerisi kaçış, teslimiyet, ihanet diye kodlanır.  Tam da bu noktada kaçışlar, teslimiyetler, ihanetler neden zararlıdır, sorusu önem kazanır. Kolektif bir akılla bakıldığında her kaçış mutlaka geride kalanların fiziki yaşamlarına, sosyal yaşantılarına, politik ve askeri sahalarına bir miktar zarar verecektir. Kaçan ya da ayrılan öznenin içerisinde olduğu psikolojik, siyasal, sosyal şartları önemsizdir, önemsizleştirilir.  Genelde legal yapısı olan hareketler için kaçan özneyi her türlü siyasi-sosyal ve kültürel yaşantıdan uzak tutmak bir cezalandırma yöntemiyken illegal örgütlü hareketler temelde kişinin fiziki yaşamına son vererek cezalandırma yoluna giderler. Örgütlü kolektif yapı, bu kaçış ve teslimiyet durumunu ancak cezalandırmakla yükümlü görür kendisini.  Bu açıdan ayrılan öznenin yaşadığı sıkıntılar “boş levha” olarak görülür.  Boş levha aslında savaş örgütünden kaçmakla kendisini ayrıca cezalandırmıştır. Savaş örgütüne katılmakla, onun açısından “ideal, erişilmez bir yiğitlik, bir devrim için kendini feda etmeye hazır bir militan, yüksek amaçları olan bir aydın,  politik haklarını aramaktan habersiz topluluğu kılavuzlayan bir öncü” işlevleriyle yaşamını anlamlı kılmıştır, ama artık bu hedeflerin aktif bir öznesi olmaktan kendisini yoksun bırakmıştır. Kaçışın, teslimiyetin gerekçesi ne olursa olsun aklına ilk gelen “Birinin beni dinlemesi gerekir.” avunmasıdır.  Eğer onu dinleyen bir eşiti yoksa muhtemelen devletin istihbarat ve polisiye bürokrasisi için paha biçilmez bir av olur. Dizginleri kaptırdığı an travmatik etkiler onu, o yaşına kadar ayakta tutan politik ve moral değerleri yıkıcı biçimde sarsar ve yabancılaşmaya iter
   İtirafçılık:
Bir siyasi pozisyon değildir. Fiziki varlığıkorumaktan öte her açıdan negatif bir tutumdur. Bir kişinin ömrü boyunca devam ettireceği bir tutum da değildir. Daha çok devletin bir savaşın pratik sonuçlarını yeniden yorumlama, kazanım-kayıp istatistiğini kendi lehine çevirme gibi kısa vadeli bir güvenlik programının en facia faaliyetidir. İtirafçı olan kişinin ruhen ve zihnen örselenme derecesine bağlı olarak devletle olan ilişkisi boyutlanır. Fiziki yaşamayı ve cezaevinde örgüt disiplini altında olmamayı yeterli görenler için mahkemelerle işbirliği yapmak yeterliyken,  savaşın kirlilik ve acımasız düzeyine göre konfor isteyen tipler için derin güvenlik aygıtlarıyla her türlü kirli eylemi yapmak gibi anlamlandırılması zor  bir davranış halini alır.
   Derken kişilik olarak her türlü örselenen eski militan, bir savaşın nesnesi olma yolundaki değersizliğini kavrayacak, travmatik sonuçlar azalacak bir manastırda yıllanmış ruh haliyle “güvenlik papazlarına” “ Vaatlerinizden,  tatlı dilinizden bıktım.” gizli tepkisiyle daha önce kaptırdığı iki kolunu, iki bacağını kurtarma derdine düşecektir.  Sonunda bir kolu, bir bacağı eksik yarım bedenle çıkacaktır işin içinden.  Bunu başaramayanlar ise daha fazla beden, hafıza, ruh kaybına uğrayacaklardır
  Mağduriyet kısmı ise ancak özgür tartışma koşulları oluştuğunda rahatlıkla izah edilebilir. 

4 Nisan 2013

Kürtlerin Yeni Devrimci Durumu


    Kürt devrimi, eskilerini taklit ederek değil; gerçeğe, gerçek sosyo-politik koşullara sığınarak eski devrimlerin hayaletini çağırma yerine genelde bölgesel  insanlığın mevcut sorunlarını, özelde  Kürdistan’da yaşanan dramatik sorunları çözmede tamamlayıcı yol-yöntem ve yaklaşımlarla ruhunu bulmaya hizmet eden bir çizgiye oturmak üzere.    
   Öcalan ve PKK de artık günümüz devrimlerinin ruhunu geçmişin şiirsel anlatımından değil, gelecekten alacağı gerçeğini bir anda tartışmaya başladılar. Bunun düşman cephesinin bölgesel ittifaklarıyla, somutlaşan güç birliklerinin kuşatma, sınırlama, son kertede Kürt devrimci cephesini geri dönülemez biçimde boğma girişimlerinin önüne geçme pratikliğiyle de ilgisi vardır elbette.  Kürt toplumu devrimin sarsıcı, ama yüzeysel etkileri olan geleneksel radikalizmin sonuçlarını son 40 yıldır iliklerine kadar yaşadı. Bu devrimin dönemsel sarsıntıları miadını tamamlamıştır. Kürtler bugün için başlangıç noktalarına geri dönmüş bulunuyor.  Bir farkla ki eskisi gibi güçsüz, örgütsüz, siyasetsiz ve ordusuz değiller. Güney Kürdistan de jure  bir devletin, Batı Kürdistan de facto bir otonominin eşiğinde, Kuzey Kürdistan siyaseten özerk bir güç durumundadır.  Gerçekte, Kürtler kendilerine yeni bir politik devrimin başlangıç noktası yaratmak, yeni ciddi bir ulusal, siyasal, sosyal ve ekonomik bir sıçrama yaratmanın lokal ve evrensel koşullarını, ilişkilerini oluşturma eşiğinde bulunuyor. Önceki ulusal kurtuluş devrimlerine karşı hiçbir komplekse girmeden kendi öz yönetimlerini oluşturma hedefi asıl şimdi elzem bir görev olarak duruyor.
     AKP ile (2002 seçimleri) birlikte Türk sistemi, oligarşik yapıyla vedalaşmıştır. Bu durum defalarca çözümlenmiş, değerlendirilmiştir. Türk egemenleri iç ve dış dinamikleri son derece pragmatist yöntemlerle ve etkili kullanarak bölgesel güç olma yolunda ilerliyor. Kemalist oligarşinin yüzyılda hayal ettiği gücü AKP ve onun sosyo ekonomik bileşenleri 11 yıllık sürede yakaladılar. AKP, Türkler lehine bu muazzam gücü yaratırken daha büyük bir sıçrama için mevcut anayasaya veda etmek, silahlı Kürt hareketini tasfiye etmek gibi iki önemli hedefi henüz gerçekleştiremedi.  Aslında anayasal devrim bir anlamda silahlı Kürt hareketinin tasfiyesi ile doğrudan bağlantılı. Ama AKP yönetiminin ya da hükümetinin hesaba katmadığı asıl gerçeklik, Kürt silahlı hareketinin Kürt siyasi hareketinden bağımsız düşünülemeyeceği oldu ki 2009 yılından beri geliştirdiği askeri ve siyasi operasyonlara rağmen tasfiye hedefinin kıyısına bile varamadı. Çok daha güçlü imkanlara ve donanıma sahip bir Kürt hareketi gerçeği ortaya çıktı.  ( Batı Kürdistan sanırım bu hesaplara hiç dahil edilmedi) Son noktada AKP’li yeni Türk egemenlik sistemi Kürt hareketiyle uzlaşma dışında diğer seçeneklerin herkese kaybettireceğinin de farkına vardı. Kemalist oligarşik sisteme  dönüş tehlikesi mevcut anayasa varoldukça devam edecektir. Bu durumda AKP egemenliği Kürt hareketiyle askeri düzeyde boğuştuğu müddetçe bir kaybeden olma durumuyla karşı karşıya. Kemalistler açısından ise iki kaybeden olacaktır: AKP ve PKK…
   Solun trajik durumu:
    Tarihin bu şatafatlı sahnesinde Türkiye sol hareketleri  hala geçmiş ölülerinin 3.sınıf teori pratiğine sarılmakta, bütün ölmüş devrimci gelenekleri yeniden ruh çağırır gibi çağırmaktadırlar. Devrimci bunalım çağlarında yücelmiş kişilikleri sloganlarla, ağıtlarla, ajitasyonlarla yeni bir sosyalist-ulus devlet hedefi çerçevesinde canlandırma girişimindeler. Bu yeni dünyada yaşadıkları ilk devrimsel deneyimler belki trajedi olarak sonuçlandı, ama ikinci geleneksel radikalizmleri, devrimci ruh çağırma seansları artık komedi olmaktan öteye gidememektedir. Artık birkaç kutuplu  bir dünya, birkaç güç merkezli yeni bir Ortadoğu  gerçeği varken içiçe geçmiş siyasi pozisyonlar söz konusuyken ortaya çıkmış, çıkacak olan devasa devrimci dinamikleri sol, nostaljik parti diktatörlüklerini taçlandıran klasik devrim özlemciliğiyle  heba etmektedir.  
   Kürt siyasi hareketine birkaç eleştiri:
Öcalan ve PKK bilinçli ya da bilinçsiz, Mela Mustafa Barzani’nin bölgesel ve küresel siyasi duruma yönelik geliştirmiş olduğu uzun soluklu modern siyasi manevralarını birebir yaşamasına rağmen Kürtlerin güç birliğine dair Güney Kürdistanlı günümüz siyasi güçlerini dışlayan tutumları sanırım yeni dönemin en temel handikapı olacak Kürt siyasi hareketi için. PKK’nin, KCK’nin, BDP’nin öteden beri Kürtlerin ulusal tarih belleklerini oluştururken Barzani önderliğinde gelişen yüzyıllık Güney hareketine karşı bu derece ideolojik ve politik kayıtsızlık kabul edilemez bir kaybettiren olabilir. 
    PKK, Öcalan ve BDP’nin, Türkiye sol hareketleriyle politik ilişkilerinde sürekli 1960 ve 70’lerin ulusalcı sol teori ve pratiğe yönelik olumlayıcı tutumları ise daha geniş, daha reel bir devrimci demokrasi cephesi için tıkaç işlevini görüyordur. PKK, Öcalan ve BDP’nin soldan alacağı öğreti varsa, geçmişi olumlayacak bir teorik zenginlik varsa bu, 1970'lerde henüz 20’li yaşlardaki genç, biricik Türk komünist İbrahim Kaypakkaya’nın Kemalizm, sol, milli baskı, demokratik halk devrimi, Kürtler ve öz yönetim tezleri olabilir ki TR solundan hala bunları aşan bir entelektüel yok.
    Sonuç: Öcalan-devlet-PKK-BDP arasında süregelen barış görüşmelerine dair yürütülen ilişkilerin, günlük açıklamaların tamamı teknik konulardır. Aslolan tarihin bu yeni sayfasına eğreti kılıklarla oturmamak, tarihin bu saygı değer imkanlarını kısa çöplerin de hizmetine sunmaktır...

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.