Social Icons

.

Pages

28 Aralık 2012

"Osmanlı Leaks" Osmanlı ve Roma arasında kısa bir istihbarat savaşıı


Stephan Gerlach’ın Türkiye Günlüğü kitabından istihbarat notları…

     Gerlach    İstanbul'a elçi olarak gönderilen "Sonnegk ve Preyburg Kontu" David Ungnad ile beraber, sefaret heyetinin protestan vaizi olarak geldi ve beş seneden fazla İstanbul’da kaldı. kaldı. “Efendim” dediği kişi David Ungnad’dır. Kendisi Kutsal Roma-Germen imparatoru I. Maximilian‘ın barış elçisidir.
     Saygıdeğer efendime habercilerinden birinin verdiği kesin bilgiye göre, Mehmed Paşa, Budin ve Temeşvar'daki paşalara bir mektup göndermiş ve onlara, silah ve erzaklarını takviye etmeleri talimatını vermiş. Hıristiyanlara karşı savaşıldığı dönemden beri toz toprak içinde bekletilmiş olan topları ortaya çıkartıp yeniden dökmelerini, Sava ırmağı kıyısında bulunan
Belgrad ve Budin'in erzak depolarını yiyecekle doldurmalarını buyurmuş. Demek ki onların barışı koruyacaklarına güvenmemek gerek.  Saygıdeğer efendim, Türklerin bize karşı uyguladıkları bu gibi kurnazca yöntemleri keşfedebilmek için masraftan kaçınmamaktadır.
Kendisinden önce gönderilen elçilerden hiçbiri bunu yapmamıştır. Böylece kah para ödeyerek, kah çeşitli akıl almaz yollardan, bu meseleleri bilen veya başkalarından öğrenebilen kişilerden, Türklerin başvurdukları hileler hakkında bilgi toplamaktadır. Türklerden Venedik, Lehistan, ErdeL,  Fransa, İspanya ve Macaristan ile ilişkilerine dair haberler de edinmektedir. Bu bilgi kaynaklarının arasında iki Macar var ki, ilişkilerini ve haberlerini hemen hemen her gün Latince ve Macarca olarak efendime göndermektedirler.
    Budin paşasının buradaki temsilcisi olan Peşteli bir kitip (secretarius), buradan efendisine gönderilen bütün mektupların bir kopyasını bize vereceğine ve böylece bizimkilerin bu bilgiler doğrultusunda önlem almalarını sağlayacağına söz verdi. Aynı şekilde padişahın zindanında bulunan bir Alman da, tutsaklarla mektup alışverişini gizlice sağlamaktadır. Budin' deki bir sipahi ve 'bir yeniçeri aracılığıyla da Gomorra' da bulunan Kielmann ile mektuplaşmak mümkün olmaktadır.
         Efendim, buradan dışarıya mektup göndermek için pek çok yollar bulmuştur. Bir Türk haberci, ileteceği mektupları bir kazmanın sapına gizlemektedir. Kanije' deki yöneticinin hizmetkarı olan bir Ragusalı, tüccar kılığına bürünüp, üzerine şüphe çekmeden başka Ragusalılarla birlikte bütün Türkiye'yi dolaşmaktadır. Ragusa ve Venedik ile ilgili başka haberciler de vardır.
    Bugün Erdel'deki bir çavuştan mektup aldık. Lehistan'daki seçimlere altı aday katılmış ve sonunda bir Lehistanlı asilzade seçilmiş. Ama seçilen kişi Lehistan tacını kabul etmek istemeyince, Erdel voyvodasını [Stephan Batory] seçmişler.
      Fark edilme riskine karşı limonlu kağıtlar
    12 Şubat'ta paşa, efendimden bir talepte bulundu: İmparatora gönderilen mektuplar önce paşaya okutulmalıymış. 14 Şubat'ta efendimin imparatora yollayacağı mektupların Türkçeye
çevrilmesi için paşa, [Divan tercümanı Frankfurtlu Ali Bey'i bizim elçiliğe gönderdi. Mektuplarda sakıncalı saydıkları herhangi bir ifade bulamadılar. Oysa tartışılan konular ve yaşanan olaylar bütün ayrıntılarıyla başka kağıtlara limon suyu ile yazdırıp Türklerin gözüne batmayacak bir biçimde gizlendi. Kağıdın üzerinde bir tek harf bile görülmüyordu. Efendim nişanlısına armağan olarak gönderdiği çeşit çeşit ipek kumaşlan bu kağıtlara sardı. İmparatora gönderilen mektubun satırları arasına da bildirilmesini gerekli gördüğü
bazı haberleri gene limon suyu ile yazdırdı. Paşa bunları fark etmedi.
Bugün efendimden öğrendiğime göre, Budin'de bulunan yedi çavuş onun hizmetindeymiş ve bunlar mektupları  iletmekle görevlendirilmiş olup, bu iş için her birine IS veya 20 taler ödeniyormuş. Eğer gizli bir mesaj getirirler ya da götürürlerse, kendisine bunu bildiren bir not bırakmaları tembihlenmiş. Padişahın armağanları geldiğinde, efendim paşadan bu çavuşların maaşlarını artırmasını rica edeceğine dair söz vermiş, bu vaatle onlara kendi işini yaptırıyormuş. Efendimin mektuplarını iletmek için Venedik üzerinden geçen yol tercih ediliyor. Çünkü evvelce mektupların alıcının eline geçmesi aylarca sürüyordu. Ama şimdi balta saplarına, şişelere veya temiz kağıt üzerine limon suyu ile yazılıp ipekli kumaşlara sarılarak 15 veya 10 günde yerine varmaları mümkün oluyor…

27 Aralık 2012

Başbakan bu defa haklı


Bu aralar Stephan Gerlach’ın 1573 ile 1576 yılları arasındaki Osmanlı topraklarında geçirdiği zaman tuttuğu günlükleri okuyorum. Türkis Noyan’nın çevirip Kemal Beydilli’nin editlediği Türkiye Günlüğü, iki ciltten oluşmaktadır. Gerlach, Roma-Germen imparatorunun barış elçisi olarak İstanbul’a yaklaşık yüz kişilik bir heyetle gönderilmiştir. Kitabın her satırı tarihsel açıdan muhteşem bilgilerle dolu. Ben, şimdilik sadece İstanbul’da Kanuni Sultan Süleyman ve Sarı Selim dönemindeki dinsei özgürlük durumunu konu edinen bölümlerden birkaç anekdotu alıntılıyorum. Sanırım Başbakan Erdoğan ve kimi Osmanlıcı aydınlar bazı görüşlerinde haklılar. Anti tezleri de destekleyecek birçok şey kitapta mevcut olmasına rağmen Kanuni’nin neden Muhteşem Süleyman olarak anıldığı  Gerlach’ın gözlemlerinden, notlarından anlaşılmaktadır. Gerlach üstelik çok büyük önyargılar ve Türklere düşmanlık duygularıyla yola çıkmış anladığım kadarıyla… Aynen alıntılıyorum:
   Yahudiler, kendi dinlerinin gereklerini yerine getirmek için birtakım okullar ya da Sinagoglar kurmuşlardır. Bunların her birine belli bir miktar vergi ödeme yükümlülüğü getirilmiştir. Yahudiler bu parayı kendi aralarında paylaşırlar. Zenginler çok para öder, yoksullar ise ödemez, hatta bazılarının geçimleri bile bu okullar tarafından sağlanır. Kadılar hangi okulun zengin, hangisinin fakir olduğunu bilirler ve ona göre para isterler. Türklerde de belli camilerin belli cemaati vardır ve herkes hangi camiye bağlı olduğunu, nerede dua edeceğini ve her yıl hangi camiye ödeme yapacağını bilir. Her caminin yakınında bir kadı bulunur ve o cemaatteki anlaşmazlıklar çözüme kavuşturur, kadının yardımcıları, öldürme vakalarını önlemekle görevlidirler. Her caminin kendine ait bir geliri ve vakıfları da vardır. Hükümdarlar, paşalar ve zengin Türkler, camiye bağışta bulundukları gibi, camiye ait olup zanaatkârlara ve tüccarlara kiralanan dükkân ve işliklerden de gelir sağlanır. Bu yüzden Konstantinopolis'te bina ya da dükkân sahibi kimselere nadiren rastlanır, hemen hemen her işyeri bir caminin vakfına aittir ve orayı kullanan kişi, vakfa her yıl belli bir para öder. Her caminin kendine bağlı belli bir cemaati vardır ve bu insanlar günde beş kez camiye gidip dua etmek zorundadırlar. Duyduğuma göre, Hıristiyan dinini inkâr etmiş ve Müslüman olmuş oldukları halde Türklerin camilerine gitmek istemeyen, din konusunda özgür olmayı yeğleyen
"renegati Christiani" [dönme] diye adlandırılan kişiler (ki bunların sayısı çoktur), her gün kendileri adına camiye gidip dua edecek olan birisine yarım akçe verirler ya da bu parayı ceza olarak öderler.

      Bekârlar, hükümdarın hizmetinde olanlar, örneğin sipahiler vb. bu bakımdan serbesttirler, onlar isteklerine göre, camiye giderler veya gitmezler. Ama evi ve ailesi olup da evlerinin dışında uzun süre vakit geçirdikleri halde camiye gitmeyenler, oruç tutmayanlar, bütün komşularının düşmanlığını üzerlerine çekerler ve mahalle halkı, dinin icaplarını yerine getirmediği için ondan hesap sorar. Buna karşın kendi dört duvarı arasında inzivaya çekilmiş olanlar (solitari) ya da başkalarının yanına sığınmış olarak yaşayan kimseler bu konuda daha fazla özgürlüğe sahiptirler ve kendilerini savunmaları daha kolaydır. Sakız adasını ele geçirmiş olan Cenevizli tüccarlar, ada halkına her türlü eziyeti yapıyorlar, kızlarına, kadınlarına karşı ahlaksızca davranıyorlarmış. Ada halkının bu yüzden kendi istekleriyle Türklerin himayesine sığınmış oldukları tahmin ediliyor. Türkler Malta'dan dönerken [1566], onlara adada kimsenin silahlı olmadığını, tüccarların da kendilerini güvencede bildiklerini haber vermişler ve hemen gelip bir hamlede adayı işgal etmelerini önermişler. Türkler de bu öneriyi değerlendirmişler. Bu adanın tüccarların eline geçmesi hakkında da şu öyküyü anlattılar: Bir zamanlar Cenevizlilerin çok miktarda paraya gereksinimleri olmuş ve para temin etmek için bu adayı tüccarlara rehin vermişler. Gösterişli binaları, çok güzel kadınları, gürül gürül akan şirin derelerle sulanan verimli meyve bahçeleri olan bu adada bol bol nar, zeytin, limon, portakal gibi çeşitli meyveler yetişir. Orada 1 pferinig karşılığında 48 - 50 portakal satın almak mümkündür. Almanya'ya gönderilen Mastix ve Malvasier şaraplan burada yetişen üzümlerden yapılır. Adada pek az Türk yaşamaktadır. Ada halkı Türklerin yönetimini başkalarına tercih ettiği için, buradaki Hristiyanlara büyük özgürlükler tanınmıştır. Bu paşadan önce başvezirlik makamında Rüstem Paşa bulunuyormuş. Bu adam Sultan Süleyman'ı memleketinde sadece bir tek dine izin vermeye, özellikle de faydadan çok zarara neden olan Yahudileri ülkeden kovmaya ikna etmek istemiş. Bunun üzerine
       Sultan Süleyman beyaz ve sarı yapraklı bir çiçek koparmış ve paşaya, bu çiçeği beğenip beğenmediğini sormuş. Paşa da, elbette beğendiğini, çünkü onu bu biçimiyle yaratanın Tanrı olduğunu söylemiş. Bu sefer Sultan Süleyman çiçeğin bütün sarı yapraklarını yolmuş ve paşaya, çiçeği şimdi nasıl bulduğunu sormuş. Paşa da yanıt olarak, çiçeğin artık bütünlüğünden yoksun ve renksiz olduğunu söylemiş. Padişah bir başka çiçek koparmış ve onun da beyaz yapraklarını yolmuş, sonra da az önceki sorusunu yinelemiş. Paşa gene aynı cevabı vermiş. O zaman padişah demiş ki: "Madem çiçeklerin renkli olmalarını bir mükemmeliyet olarak kabul edip bundan hoşlanıyorsun, neden Tanrı'nın yaratmış olduğu insanların da çeşitliliklerini kabul etmiyorsun? Bir çiçekte ne kadar çok renk olursa, o kadar güzel görünür. Tıpkı bunun gibi Türkler beyaz, Müslümanlar yeşil, Rumlar mavi, Ermeniler beyaz, kırmızı ve mavi veya siyah renklerin karışımı, Yahudiler de sarı renkte sarık kullanırlar. Bu renklilik nasıl hoşa gidiyorsa, Tanrı da dinlerin çeşitliliğinden hoşlanır."
              TÜRKiYE GÜNLÜĞÜ
13 "Mühürlü toprak": Avrupalıların
"terra sigillata", Osmanlıların
"tıyn-ı mahtOm" adını verdikleri
bu toprağın şifa verici
özelliğine inanılırdı. Bu toprak
her yıl 6 Ağustos tarihinde belli
yerlerden kazılarak özel bir yörenle
çıkartılırdı. Sözü edilen
havari Yuhanna'dır -ç.n.

25 Aralık 2012

Özet Geçiyorum 4

Bu aralar oldukça yoğun bir şekilde Türk klasik romanlarını (Tanzimat dönemi) editliyorum, tashih yapıyorum. Haliyle sosyal ağlarda bulunmak fazlalık olurdu. Ama basından falan gelişmeleri izliyorum, değerlendiriyorum. Keşke bu romancılık üstüne bir şeyler yazsaydım. Hepimize bir dönem zorla okutulan bu romanları twitterden tarihçi bir arkadaşımla mail yoluyla bayağı çözümledik. İlginç detaylar çıktı, dönemin siyasi, sosyal yaşantılarına dair. Bir ara ilginç birkaç anekdot yazacağım.
1.       Rektörlerin ODTÜ öğrencilerinin protesto ve gösteri haklarına yönelik yaptığı açıklama birkaç olayla tarihsel bağ kurmama vesile oldu. Bunların başında “Alman olamayan ruha” karşı 1933 mayısında düzenlenen Nazi kitap yakma seremonilerini anımsattı. 1 Mayıs 1933 yılında      Nürnberg üniversitesi rektörü olarak atanan Heideger, 10 Mayıs’taki kitap yakma törenlerini organize eder,  yakılmasına göz yumar. Yine hocası Edmund Husserl’i Yahudi olduğu gerekçesiyle üniversite kütüphanesine almaz. Birçok Yahudi hoca ve öğrenciyi üniversiteden kovar. Komünist öğrencilerin şiddet görmesine engel olmadığı gibi kışkırtır da… (Rivayet ediliyor.)  Alman Öğrenci Birliği tarafından 10 Mayıs ile 21 Haziran 1933 tarihleri arasında düzenlenen bu kitap avında Bertolt Brecht, Lion Feuchtwanger ve Alfred Kerr gibi Alman yazarlarla Hemingway ile Helen Keller gibi ABD’li yazarların da eserleri vardı. Helen Keller, çocukluğundan itibaren kör, sağır ve dilsizdir. Bu kitap avında bence en dikkat çekici isimdir. Keller, tüm bu engellere rağmen müthiş bir yaşama sevincine sahiptir. Amerikalı sosyalistlerden de biridir. Nazilerin, Keller’i hedef yapmasında hem onun sosyalist kimliği hem de engelli oluşu etkilidir. Zira saf, temiz, engelsiz, ahlaklı toplum ideali kitap yakan güruhun ortak amacıydı.
2.       Kişisel hikayemde de Stalinci sola duyduğum tepkinin ilk nüveleri Boris Pasternak’ın Doktor Jivago’sunu  okuduktan sonra lise son sınıftayken atılmıştı. Ergani Öğretmen Lisesinde okurken Ergani’de liseler arası bilgi yarışması düzenlenmişti. Liseyi temsilen okul idaresi benle 2 arkadaşı seçmişti. Fakat seçilen diğer iki arkadaşın Hizbullahçı örgütlenmelerle ilgisi olduğu gerekçesiyle yarışmaya katılamayacağımı idareye bildirdim, idare de zaten günlerdir 6/Mat sınıfı olarak sürdürdüğümüz ders boykotlarını da kırmak istiyordu. 17 gerillanın Siirt kırsalında vurulmasıyla buna katliam deyip boykot etmiştik dersleri. Neyse sonunda istediğim iki arkadaşı alarak yarışmaya katıldım. Eser, radikal bir arkadaşımdı. Siirt - Baykanlıydı. Kürtlükle yeni tanışıyor Şeyh Sait çizgisinin kurtuluş olduğuna inanıyordu. Burhan ise sosyalist bir Kürt’tü. Silvan’ın sosyalist ailelerinden birinin çocuğuydu. Bilgi yarışmasında lise olarak birinci olmuştuk. Ayrıca ben de kişisel düzeyde ödüllendirilmiştim Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından. Bana da Doktor Jivago kitabı hediye edilmişti, bir de bir kalem… Derken kitabı okudum. (Aklımda hala Tonya, Lara ve Jivago üçgeni var.) kitaptan sonra arkadaşlarımdan gizli gizli kütüphaneye giriyor, sürekli Stalin dönemini araştırmaya başlamıştım. Araştırdıkça korkunç şeylerle karşılaşıyordum. Solcu kimya öğretmenimiz Zeki Bey’e de durumu sürekli soruyordum. Zeki Bey, kişilere, olaylara değil fikre takılmam gerektiğini belirtiyordu. İkna da oluyordum. Sonra araştırdıkça Stalin ve Kruşçev’in tepkisini çeken Pasternak’ın diktatörün işaret fişeğiyle yüzlerce Sovyet yazarının gözünde hain olduğunu öğrenecektim. Bunlara Şolohov dahildi. Yüzlerce yazar Stalin’in, sonradan Kruşçev’in sonra da Pravda gazetesinin işareti üzerine Pasternak karşıtı bildiri yayınlıyorlar, Pasternak’ın lincini alkışlıyorlar. ODTÜ’de en demokratik haklarını kullanan öğrencilere Türk rektörlerin bildirisini görünce yüzümde acı bir ifade belirdi. Pasternak’ı linç edenlerle ODTÜ’lü öğrencileri linç eden temel mantık devlet ve iktidar mantığıdır sonucunu tekrar tekrar hafızama kazıdım. (Bu arada bilgi yarışmasındaki arkadaşlarımdan Eser ve Burhan da, ikisi de dağa gittiler, sonradan öğrendim. Eser yaşamını yitirdi, Burhan teslim oldu. Burhan ile karşılaşma imkânı bulmuştum, bana, “1990lar Kürt hareketi için aynı zamanda düşmanına benzeme dönemidir.” demişti. Bana birkaç Pasternak benzeri hikâye de anlattı.
   Roboski’nin failleri kimlerdir? (Yıldıray Oğur’a cevaben)
-          Emre Uslu’nun komplolarını inceltip sunmana gerek yok Yıldıraycım. Evet bir devlet var, bu devlet de kuruluş amacı ve felsefesi gereği yer yer, zaman zaman derin olmak durumundadır. Bundan muaf değildir AKP hükümeti ve cemaat… Yüksekova (GEVER), Hakkari (Çolemerg) ve Diyarbakır’da gösteriler olduğunda, Newroz için yüzbinlerce kişi ayağa kalktığında helikopterleri, uçakları kim devlet gücünü göstermek için kaldırıp Kürdistan’da uçurtuyorsa Roboski’yi de o ya da onlar bombalattı.  Bu sorunun cevabı bu kadar basit. Geçmişte Başbuğlar, Işık paşalar günümüzde Özeller falan… Kahin olmaya gerek yok, sokağa dökülen insanlara uçak ve helikopter sortileriyle gözdağı veren devlet (hükümeti, genelkurmayı, istihbaratıyla) ortak bir karar alıp Roboski’i bombalattı. Ha 34 sivil değil de PKK’li vurulsaydı da bu, bir katliamdır. Sen ve avenen bu şekliyle bir insanlığa ulaştığınızda bir daha görüşelim, devlet ve derinliği hakkında.  


21 Aralık 2012

BDP, Türkiyeleşiyor mu?


“Türkiye Cumhuriyeti ile ortak yaşamak, Türklerle bir arada yaşamayı artık bir kenara bırakmalı Kürdisdtani siyasi yaklaşım ve program belirlemeliyiz.”
TC’nin Kürdistan’da varolma biçimi sömürgecilik olduğuna göre bu talep oldukça yerinde. Merkezinde Kürtlerin sosyal-kültürel ve siyasi özgürlükleri ile Kürdistan’ın siyasi statüsü olduğu tüm talepler, çözüm önerileri, kültürel aktiviteler, siyasi organizasyonlar, tartışmalar Kürtler açısından olgunluk yaratabilir. Şu var ki Kürtlerin, öncü Kürtlerin bir sorunu tanımlaması, çözüm hedefi koyması, çözme girişiminde bulunması, mücadele etmesi bugüne kadar asimilasyona uğramış Kürtlere “haklılık” argümanı üzerinden anlatılıyordu. Nihayet Kürtler hem bir halk hem de bir ulus olduklarını fark ettiler. Kürdistani olan, olacak her şey ille de iç tartışma olmak zorunda değildir. En basitinden Türkler, bölgesel sorunlarda rol almak isteyenler, uluslararası kamuoyu da Kürtlerin bu taleplerinin meşruluğuna ikna edilmeli ki Kürdistani olan her şey daha geniş bir karşılık bulsun. Onlarca Kürt tutuklanıyorsa İngilizler, Almanlar, İspanyollar buna tepki koymuyorsa bu tartışmalar Kürdün Kürde propagandası olarak kalır. Kürdistani her yaklaşım, Türkleri, diğer milletleri etkileyen bölgesel  ve global sorunlarla da ilgilenmek zorunda. Başka bir deyişle, ne kadar Türk ve ecnebi ikna edilirse işimiz o kadar kolay…
“BDP neden hala ortak yaşam, bir arada kalma fikrinde ısrar ediyor?”
BDP, Kürdistani taleplerden vazgeçerek, vazgeçtiğini beyan ederek Türklerle bir arada yaşamaktan söz etmiyor. Bu taleplere rağmen bir arada yaşamak istiyoruz, diyor. Bu konuda asıl tercihi Türklere bırakıyor.  Eşit koşullarda bir arada yaşamak gerçekleşmediğinde Kürtlerin ayrılma hakkı konusunda dışarıyı ikna etme çabası olarak da okunabilir. Uzun uzadıya BDP’yi, onun siyasi programını yazacak değilim. BDP’yi öncelleyen PKK’nin,  “tam bağımsız Kürdistan” programına burun kıvıranlar, bunu macera diye elinin tersiyle itenler, mücadele biçimini ve bağımsızlık hedefini terörizm diye Türk devletine ve uluslararası kamuoyuna şikayet edenler şimdi federasyonculukla özerklik programını küçümseyip devletin tasfiye aracı olmasını kutsallaştırıyor.
Sonuç?
BDP, Türkiyelileşmiyor, tanımladığı sorunları Türkiyeleştiriyor, kendi çözümünü Türkiyeleştiriyor. Buradaki Türkiyeleştirme, yayma, soruna sebep olan Türk devletini Türkler nezdinde teşhir etme, devletin argümanlarını içselleştirip Kürt ve Kürdistan sorununa imtiyazlı ulus kibriyle bakan Türklere Kürdistan merkezli bir çözümü dayatıyor. Bunu kullanabildiği siyasi araçlarla yapıyor. Bu, kötü de değildir. TC hükümeti BDP’yi kapatır ya da vekillerin dokunulmazlığını kaldırırsa 1992 yılında ölü doğan Kürdistan Ulusal Meclisi (KUM) asıl şimdi anlamını bulacak. Sürgünde Kürt Parlamentosu sürecine hazır olalım, derim./Mirza Cengiz-rojpressr

20 Aralık 2012

Meta-kadın-nesne-sosyalist bakışa eleştirel birkaç itiraz

Bu yazıyı yurt dışında yaşayan eski bir arkadaşım yazdı. Aslında o, bir sosyal ağda yazdı ben derleyip blogda kalıcılaştırıyorum. Bu yönlü fikirlerine de katılıyorum. Adını Fuat olarak vereceğim. Henüz kendisine danışmış değilim adını yazıp yazmama konusunda...
 Öznelerin nesnelleştirilmesi" insanin kendini gerçekleştirmesinden ziyada, karşısındakini gerçekleştirmesi üzerine kuruludur. Feminizmin ve solun eleştirisi bu nokta üzerinden sekilenir. “Soyunan, kendini tüketim nesnesi haline getiren bir kadın, kendini diğer öznelerin aracı haline (meze) getirir.” Bu bakış acısı, aslında Marks’ın kendi emeğine yabancılasan isçi sınıfı alegorisinin, joker olarak kullanılıp hayatin her alanına uygulanması yanılgısından kaynaklanır. Çıkış noktan "yabancılaşma" efekti olunca, bunu cinselliğe de uygulasan, sömürüye de uygulasan, "meta argümanı kurban kültürüdür" gerçeğine de getirsen, sana geniş bir savunma ve meşruluk alanı sağlar. Oysa, çıplaklığın savunulması derken, çıplaklığın normalizasyonundan bahsediyoruz biz. Burada bir makas değişikliği var. 
    Derrida bile yapisökümcü felsefesinde, çıplaklık eleştirisi yaparken insanı, hayvandan ayıran en temel özelliğin "utanma" olduğunu söyler. Koca koca filozoflar bile sıçıyor bu konuda, bocalıyor, doğal özgürlükçü varoluşu ideolojik saplantı halılarının altına süpürüyor.  Sol kültürün sıçması çok doğal. Derrida'nin bir kedisi var, onun yanında soyunurken bile utandığını söyler Derrida. Biz diyoruz ki çıplaklığı bir nebze de olsa özgürce yasayan nudistler, birbirlerinden utanmamayı öğrenince hayvanlaşmıyorlar, daha da özgürleşiyorlar. Çıplak olmayan, kalmak istemeyenler de bunu kendilerinin seçimi gibi normal karşılamalı.
   Sol anlayış, cinsiyetçilik ve kadının metalaşması eleştirisi yaparken aslında erkek egemen zihniyeti yeniden kodluyor, yeniden üretiyor. Steril (arınmış) dünyalarında kadının soyunması sadece yatak odasında mümkün. Oysa çıplaklığın bir hak olarak görülmesi, savunulması, felsefi bir arka plana sahiptir ki özgür insan kavramı bunu kanıtlar.
   Solun tarihi aslında, özgürlük adına kadının geleneksel koşullara hapsedilmesinden başka bir şey değildir. Hayatin her alanında eşitliği getiren bu sistem, konu cinsellik olunca konservatif bir reaksiyon göstermekte, karşıtlarıyla ayni dili kullanmaktan öteye gidememektedir. Sistemlerin anti tezini aslında reddetmiyor, ona karşıtlık yaratmıyor, geleneksel argümanı incelterek sunmaya devam ediyor. Her yeni sistem daha inceleştiriyor, daha rafine ediyor bunu. Oysa asil iktidar cinsellikte yaşanıyor, onun çözümü toplumsal sorunları da çözebiliyor, manivelası olabiliyor. Bir kadın veya erkek, çıplaklığını özgürce yasayabilmeli, bir kadın çıplak poz verip, bazılarının buna bakıp mastürbasyon yapmasını da isteyebilmeli, bizim ne bu resme bakıp mastürbasyon yapma bir abazana ne de böyle soyunan bir kadına bir laf etme hakkimiz yok.
   Benim katkım:
Kadın bu işe razı, belki para da kazanıyor, şimdi bu tip ideolojik kutsal kalıplar uğruna kadının tercihleri, kadının aklı, kadının bedeni kullanma hakkı ne olacak? Nesneleştirmeyi bireyin kendisi istiyorsa? Bu çok mu tehlikeli bir durum? Bir kedi fotoğrafını ikide bir paylaşıp onu sevmek, onu hayranlıkla izlemek seksüel duyguyu beslemediği için mi masum? Oysa işin doğasında kedinin iradesi dışında çekilmiş bir foto var, oysa kadın iradesi dahilinde fotoyu çekip kullanıma sunuyor, kendi bedenini de… Hangisi daha sakıncalı? Haydi, uğraşın durun. Ressamların modelleri neden kutsanır,  porno oyuncuları ya da seks fotoğrafları neden ötelenir? Bu tip gönüllü teşhirlere bakıp zevk alan erkek neden zaaf sahibi olarak görünür?
 Bir defa çıplaklık, erkek ya da kadın çıplaklığı teşhiri, bu teşhirden sunanlarla talep edenler arasındaki ilişki kapitalizmle başlamadı, sosyalizmle de hor görülmedi. Bu insanın var olduğu günde başladı. Hatta son derece özgür olan, açık olan insan giderek örtünen giderek muhafazakârlaşan insana dönüştü. "meta-nesne-madde" gibi ezberlerle olayı çözmek de acayip bir şey 




 

11 Aralık 2012

Bu argümanla değil demokrasi, öküzlere saman bile gelmez: Muhalif jargon


Yüksekova’da onlarca kişi KCK soruşturmalarından ötürü gözaltına alınırsa nasıl muhalefet yapalım, sorusu twitterda Sisifos’un kayasını Tanrı dağına ulaştırmak kadar zor.
Genç sivil derlemesi:
-          Devlet içinde hala eski pozisyonunu koruyan çeteler var, bunların keyfi gözaltı operasyonu hükumete mal edilmemelidir. (Bu arada işkenceci polis, devlet aşığı bir ombudsman, nice eski çetelerin tepsi işlerini gören haydudu aynı hükumet terfi etmiştir. Yüksekova (GEVER) operasyonlarını yapan savcı, polis ve hâkimlerin terfileri ise garantiye alınmıştır)
-            Daha durun, hemen AKP’yi sorumlu tutmayın, MİT, Öcalan ile görüşüyor, TRT 6 açıldı, bu operasyonlar hükumeti boşa çıkarma amaçlıdır. (Aynı saatlerde grup toplantısında ‘Kürt kardeşler” sözüyle başlayan bir konuşma, yedi başlı dev masalının kopyasına dönüşüyor. Başbakan, hükumetin en etkili ve yetkili kişisi olarak Kürtleri tehdit etmekten olacak ki kıpkırmızı yanaklarıyla sağa sola parmak sallıyor, KCK operasyonlarının süreciğini açıklıyor.)
-          AKP öncesi operasyonlar yok muydu? Devletin devamlılığı esası var. Tek suç AKP’nin mi? ( Hiçbir hükümet döneminde onlarca avukat, onlarca gazeteci, 6 vekil, onlarca belediye başkanı, yüzlerce BDP üyesi, bir o kadar öğrenci falan tutuklanmadı hatırladığım kadarıyla.)

10 Aralık 2012

Basit Bir Aşk Öyküsü


Cağaoğlu’nda çalıştığım yıllarda her sabah aynı durakta karşılaştığım genç bir kadın vardı. Yaz kış aynı eşarpla işe giderdi. Belki de değişiyordu da hep aynı renk tutkunuydu, bilmiyorum. Bunu kendisine hiç sormadım.  Dudakları etleçti, yüzünün bir yarısı gülümserken diğer yarısı somurturdu. Düzgün, sıralı dişleri aralandığında ya merhaba, der ya da bir sigara isterdi benden. Benim dışımda kimseden sigara istediğine tanık olmadım. Sigara içişini romantize etmeyeyim, ama sigarayı yudumlayıp dumanı ağzından saldığında bunu bir gösteriye dönüştürüyor, çırılçıplak izleniyormuş hissine varıyor gibiydi.  Gözlerinin akı sağa doğru daralıyor, karası minik bir zeytin tanesi gibi parlıyor, kirpikleri kalkar gibi oluyor,  etleç dudaklarına bir an muzip bir gülümseme yerleşiyordu. Az sonra bedeninin tüm ayrıntılarını sergileyecekmiş gibi  oval yüzünün rengi kızarıyor, gözlerini kısarak etrafına gülücükler dağıtırcasına dans ediyor, kalçalarına kadar çektiği siyah saydam çoraplarıyla minik bir odada  sanki özel bir gösteri sunuyordu adeta… Tüm bunlar benim Elisa’dan yapmasını istediğim şeyler de olabilirdi pekâlâ.  
     Ilık bir mayıs sabahı her zaman işe gitmek için otobüse bindik. Bu defa yan yana oturma fırsatını da yakaladık. Beyazıt Meydanı’nda indiğimizde bir anda ikimiz yoğun yemek kokuları arasında bir esnaf lokantasına oturmuş bulduk kendimizi. O anlattı, ben dinledim, o anlattı; ben onayladım, o konuştu, ben sustum…

5 Aralık 2012

İtirazlar, İtirazlar, İtirazlar… Kürtlerin İç Tartışmalarına İtirazlar


Görüş: Kuzey Kürdistan’daki etkin siyasi partiler neden tam bağımsızlıkçı argümanı ön plana çıkarmıyorlar da hala demokratik otonomileri konuşuyorlar? Bu durum Kürtler arasındaki siyasi birliktelikleri zayıflatıyor. Türkiye’nin demokratikleşmesi bizim umurumuzda değil biz en doğal haklarımızı koşulsuz kullanmak istiyoruz. 
İtiraz:
Bağımsızlık, kolektif ulusal bir hak olarak Kürtlerin en doğal taleplerindendir. Kuzey Kürdistan’da  cumhuriyet rejimi ve onun devletçi biçimine karşı birtakım ayaklanmalar oldu. Aslında görünürde bu ayaklanmalar yenilgiyle sonuçlandı, ama bugünkü mücadeleyi tarihsel koşullarla açıklamak istersek varacağımız nokta 1925 isyanının hala devam ettiği an olur. Modern  dünyadaki ulusal kurtuluş  mücadelelerin sosyalizmi ulusal kurtuluş için tek çıkış yolu olarak benimsemesiyle Türkiye’de de bu arayışın ilk parti örgütleri ortaya 1970′lerde çıktı: Bunlardan biri olan PKK,  solun hakim ulus birlikçi jargonuna teslim olmayarak,  ayrı örgütlenme hakkını savunarak Kürdistan’da giderek hem siyasi hem de askeri açıdan güç olabilmenin yolunu açtı.

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.