Social Icons

.

Pages

28 Şubat 2013

Öcalan'a saldırmanın dayanılmaz hafifliği


       Öcalan,  konuştukça “konuşuluyor.” Tecrit, onun üzerinden düşmanlık siyaseti oluşturmak, ona rakip “iç Kürtler” yaratmak, onun ‘Marxizmi aştım, öz güvenini’ solcu teorisyenlere pazarlayıp itibarsızlaştırmak gibi tüm yol yöntemler iflas ediyor yıllardır. Bu bağlamda söylenecek en doğru şey “Öcalan’ın,  rakiplerinin her türlü imkân ve araca sahip olmasına rağmen yarattığı Kürt dinamiğiyle onlara karşılık verdiğidir.” Bu komplike dinamiklere karşı pozisyon alan herkes, fikriyle  bir şekilde Öcalan’ın yarattığı atmosferde eriyip gidiyor.
    Son görüşme notlarının basına sızmasıyla Öcalan’ın potansiyel rakipleri de deyim yerindeyse önce şahlandılar, sonra şahlanışın yarattığı toz bulutu içinde bir günde kaybolup gittiler. Bunları abartmıyorum.
Ne demiş Öcalan? “AKP, bu gücünü, on yıllık iktidarını bana borçlu, onu ben ayakta tutuyorum.” Bu ifadeye karşı ulusalcı, muhafazakar, liberal, solcu Türk, Kürt ve Ermeniler bir anda Öcalan’ı “ego, benlik” silahıyla vurmaya çalıştılar. Güya psikanalist birkaç zırvayla Öcalan’ı küçük düşüreceklerdi. Oysa her seçim öncesi AKP’nin ateşkes taleplerine cevap vermekle, hükümet etme yoluna Öcalan iyi niyet taşı döşemiştir. Söylenen de bu…
“Ergenekon çetesini ben açığa çıkardım, darbeyi önledim.” İfadesi de aynı kesimlerin tüm çocuksu coşkularını (kötücül alaycılıklarını) bir anda alev gibi parlattı. Sonrası kısa bir hüzün oldu sanırım. 1984 yılından bu yana Kemalist oligarşi rejiminin “gizli aparhtheid” içerikli anayasalarının tarihsel dokusunun, amacının, hedeflediği millet şuurunun kalbine hançeri saplamıştır. O rejim 1990!lı yıllarda iç çekişlerle bir çete rejimine dönüşmüştür. Oligarşik olgusunu da kaybetmiştir. Giderek elitlerle onların ayaktakımının sıradan faşist yapısına dönüşmüştür. İletişim, teknoloji, bilişim çağıyla birlikte rejimin tüm kirli uygulamaları deşifre edilmiş ve Türklerin orta sınıf siyaseti 28 Şubat deneyimine rağmen iktidar olmuştur. Böylece orta sınıf Türk siyaseti önceki rejime benzememezliğini ispat edercesine çeteci güruhla, onun oligarşik askeri-bürokratik varlığını  tasfiye etmiştir. Çeteci oligarşiyi derin iç çekişe sürükleyen, onu siyasal alanda da askeri alanda da çürüğe çıkaran ise tartışmasız Kürt hareketinin, onun liderliğinin dinamikleriydi. Öcalan’a rakip olan sağ-sol-liberal-muhafazakar kesim de bugün ideolojik ve politik kurgularından bağımsız olarak psikolojik boşa çıkmışlığa düşüyor. Öcalan’a bunca itham, bunca suçlama, bunca alay ancak psikolojik süreçlerle açıklanabilir.
  Lobi Meselesi:
Basına sanırım eksik aksettirilmiş ve  çarpıtılmış bir diyalog var. Buna rağmen yabana atılacak iddialar değil. Diskurunu siyaset dışı odak olarak belirlediği Cemaat ve onun çevresi esas alındığında, o odağın Kürt hareketine karşı yargı ve bürokrasi içi yürüttüğü operasyonel faaliyetlerle teorik ve pratik flört Ermeni ve Yahudi lobilerini bir anda değerlendirmeyi gerektiriyor. Lobi= millet denklemi olmadığına göre Öcalan’ı milliyetçi ve benzeri argümanlarla itham etmek hafifliktir, kötü niyetliliktir, iç çekişin çıkmazıdır. Öcalan, diğer milletlerin kendi çıkarlarını negatifleyerek, onları hedefleyip nişan alarak namlulara işaret etmemiştir. Tarih ve siyaset ilişkisinin konuşulduğu bir sohbette bazı yuvarlak laflar etmiştir. Theodor Herzl’in lobi çalışmaları tarihseldir. Bu, aynı zamanda haktır. Bugün bu hakkın Kürtler aleyhine dönmesi ifade edilmiştir. Haklar kullanılırken bunun Kürt düşmanlığı üzerinden egemenlerce Ermeni ve Yahudilere dikte edilmesi probleminden söz edilmektedir. Mesela bir siyasi lobi, “Ermeni soykırımında Kürtlerin Rolü” şeklinde uzun soluklu bir çalışma yapıp Türk rolünü ikinci plana itiyorsa bu, kötü bir lobidir. Tüm boyutlarıyla değerlendirilmelidir. KCK operasyonlarını kriminal çerçevede değerlendirip, cemaatin her türlü keyfiliğini siyaseten meşrulaştıran, hukuksuzlukları hem sol hem liberal tezlerle realize eden Etyen Mahçupyan, Markar Esayan gibi yazarların tutumu politik olarak sorgulanmalıdır. Ben dedemin Kürt ulusal çıkarlarından bağımsız olarak soykırıma iştirakini sorguluyorsam Ermenilerin de mülkiyeti, derneği, vakfı, arazisi üstünden lobi kurup Kürt düşmanlığını körükleyen gayri meşru odağa destek vermesi de sorgulanmalıdır. Bunu yapmamak kötülüktür. Bunu boşlamak Halkların ortak, eşit şartlarda yaşamasına karşı kabalıktır, hiledir, oyundur.
    Beyler, başka argümantasyona sarılın Öcalan’a saldırmak için. Kof, kibir,efelik kokan atarlanmalarınızı 10 bin Kürt içeri alındığında yapacaktınız. Bir siyasi hareketin lideri 13 yıldır hukuksuz tutsak edildiği için taş atacaktınız rejimin zırhlılarına…  (sembolleştirdim)  Beş dakikada  pasif savunmadaki 15 kadın militanın imha edilmesini en az bir soykırım kampını lanetlediğiniz gibi lanetleyecektiniz. Bu kirli eylemin faillerinin yargılanması için entelektüel çalışma yapacaktınız. Lobilerinizi bu minvalde de yapabilirdiniz, Françis Jeanson, Donald Woods bu tip lobiler yaptılar. Şimdi gönüllerimizde heykelleri dikilmiştir.
   Sizi acımasız eleştireceğiz, çünkü sahip olduğunuz siyasi, teknolojik ve bilgisel imkan ve araçlar Öcalan’da yok. bunlar olmadığı gibi onu özgürleştirip sonra eleştiri ve suçlama hedefine almak gibi bir ahlakınız olmalı….

15 Şubat 2013

15 Şubat ve Öcalan'ın büyük yürüyüşü 2


Bu resimler Türk basınının minimal düzeyde görüntüsü de sayılabilir. 15 Şubat 1999'dan beri gelinen düzey Kürt hareketi açısından ortada... Sömürgeci, apharteid sistemin Kürdistan'da iflası gerçekleşti. Artık sokaklarda kendilerini yakarak adayan gençler yok, var olmanın o dayanılmaz çekiciliğiyle sokağa çıkan, dağlarda kardeşlerinin öldürülmesini engellemeye çalışan cesur Kürtlük var artık... 16 Şubat 1999 günü bayram havasına bürümüş Türk faşizminin yenilgisinin resmidir. Fazla söze gerek yok. 


14 Şubat 2013

15 Şubat ve Öcalan'ın Büyük Yürüyüşü



   Bana bugün, Öcalan’ın en büyük örgütsel başarısı nedir, diye sorsalar kesinlikle tutsaklık sonrası PKK’yi yönetecek kadroyu her açıdan hazırlamış olmasıdır, derim. Bu fikrimi Karayılan ve ekibini örnekleyerek desteklerim.
1992, Peru:
Peru Komünist Partisi/Aydınlık Yol hizbinin lideri Felsefe Profesörü Abimael Guzman yakalanır. Onun yakalanmasına giden süreci Alberto Fujimori hükumeti  özel yasalarla hazırlamıştır. 1992 yılında Fujimori hükumetinin kurduğu anti terör timleri titiz bir çalışmadan sonra Guzman ve 8 arkadaşını bir başkent Lima’nın bir semtinde  hücre evinde yakalarlar. Tarih 12 Eylül 1992’dir. Dünyada büyük yankı uyandıran bu operasyon Aydınlık Yol’un da sonunu hazırlayacaktır. Ele geçen dokümanların yanı sıra Guzman üzerinden daha incelikli bir operasyon gerçekleştirilecektir. Üç gün süren yargılama duruşmalarından sonra Guzman ve arkadaşları ömür boyu hapisle cezalandırılırlar.  Ardından  Guzman, Callao deniz üssündeki hapishaneye götürülür. Bir süre sonra hükumet  Guzman’ı televizyona çıkmaya razı eder ve barış görüşmelerinin başladığını Guzman, Peru devlet televizyonunda açıklayacaktır.  Aynı anda hükumet  kısmen siyasi kanalları açacak, silah bırakan gerillaya af kanunu çıkaracaktır. Hükumetin bu operasyonu Aydınlık Yol’da ciddi bir yarılma yaratır. Binlerce gerilla silah bırakırken bir kısmı da savaşmaya devam edecektir. Savaşmaya devam eden hizbin lideri Ramirez Duran da 1999 yılında yakalanır ve Aydınlık Yol efsanesinin de sonuna gelinir.
  Muhtemelen Türk hükumetleri de bu süreçleri A’dan Z’ye kadar incelemişlerdir. Girişte Öcalan’ın neden örgütsel başarısından söz ettiğim anlaşılmıştır umarım.  13 yıllık bir tutsaklık boyunca kafasındaki barışçıl siyaset modelini dayatan,  giderek dinamikleri gelişen bir hareketin liderliğinden söz ediyorum.
  Aslında bu yazının konusu tam olarak örgütsel başarıya endekslenmiş bir liderlik profili de değil. Öcalan, kendi deyimiyle “Türk hükumetlerinin askeri savaşına karşı 100’de 5 bir kapasiteyle çalışıyorum, asıl başarım  iç ve dış özel savaş yöntemlerine karşıdır.” derken bunu ilk duyduğum yıllar gülünç bulmuştum. Gelinen aşamada benim bu kanaatimin gülünç olduğu kesinleşti… Henüz 80’li yılların başında Burkay ve çetesinin,  Öcalan’ın, Kürdistan’da devrimci dinamikleri harekete geçirme potansiyeline “iflah olmaz terörizm” etiketi yapıştırmasıyla başlayan “özel savaş” yıllar geçtikçe derinleştirilmiş, kimi Kürt ve Türk solcularıyla, sağcılarını; muhafazakarlarıyla, milliyetçisini bir cephede birleştirmiştir. 1980’li yıllarda devletin helikopterlerden dağ taşa yaydığı (attığı) “Öcalan Ermeni’dir.” bildirilerinden tutalım, “O, Allahsızdır.” karşıt sloganlarına kadar devlet çok yönlü psikolojik harp taktikleriyle tasfiyede sonuç almaya çalışmıştır. Uğur Mumcu ve benzeri zavallıları kullanarak, onun devletin veya MİT’in ajanı olduğunu, hatta MOSSAD ve CİA ajanı olduğunu sürekli propaganda etmekten geri durmayan bir “özel savaş aygıtları” gerçeğine rağmen bugün de “Zerdüştlük” şeytanlaştırılması ancak bu suçlama sahiplerini hasta etmiştir. Hatta bu suçlama sahipleri, Kürtler arasında patolojik vakıa olarak algılanmalarına karşın Kürtler nezdinde sürekli artan popülaritesi  Öcalan'ı PKK içinde de tartışmasız bir lider kılmıştır. Savaşın ve çatışma sürecinin politik iç tartışmalara da kapalı olduğu dönemlerde sert örgüt içi sorunlar ayrı bir yazı konusu…
  Bir dönem en çok Selim Çürükkaya’nın Öcalan eleştirilerine önem verirdim, onun da geldiği nokta tipik bir Uğur Mumcu masalının kötü kopyası… Aylardır eski PKK yöneticilerini, özellikle PWD (2004’te ayrılan grup)  kadrolarının Öcalan ve PKK eleştirilerini okuyorum. Çoğunun siyasi analiz gücü 1990 PKK’sinin sıradan kadrosu kadar sığ. Bilindik ithamlara takılıp kalmışlar. Oysa Nizamettin Taş’tan tutalım, Hıdır Yalçın’a, ondan Hıdır Sarıkaya’ya kadar bu eski sorumluların hepsi yarın öbür gün “Hakikatleri Araştırma Komisyonu” kurulsa en başta hesap verecek olanlardır. Öcalan’ı eleştirdikleri noktalarda kendileri bizzat o eleştirilere konu olan eylemlerin failleri… Botan bölgesindeki dağın taşın, ağacın, kurdun, kartalın dili olsa da konuşsa Nizamettin Taş’ın 89-90-91 pratiklerini… Yine Hıdır Yalçın’ın, Hıdır Sarıkaya’nın Dersim’de nasıl savaşı bir mizansene çevirdiklerini kendilerinden dinlesek de  Öcalan’nın tek şefçiliğini anlasak diyorum… Bir kış kampına 47 kişi girip bahara 28 kişi çıkmayı açıklasalar Dersim’de… Doktor Süleyman’ı , Amed’de “taş altları” anlatsa mesela… Bunları kendileri açıklamalıdırlar. Öcalan’nın kendilerine tanıdığı yetki ve etkiyi nasıl kullandıklarını açıklasalar da bu savaşı Kürt cephesinden kirletenleri hepimiz deşifre etsek… Mesela kurşuna dizdirdikleri bazı kadroların son sözlerinin  neden “Biji Serok Apo” olduğunu anlatsalar! Kaçanların, ayrılanların birçoğunun neden Öcalan ile görüşme, ona rapor sunma, onu bilgilendirme girişimlerinin engellendiğini sözünü ettiklerim izah etseler. Devletin en amansız operasyonlarda teslim alamadığı kadroları, egoları uğruna harcayan, kaçışa , itirafçılaşmaya sürükleyen eski sosyalist, solcu Öcalan karşıtları arkaik birkaç ifade dışında anlatabilirler mi? Bana anlatamazlar…
   Şimdi bu noktada “İyi de o kadroları da Öcalan çizgisi sahiplenmiş, onlara o yetkiyi vermiştir.” eleştirisi geliştirilebilir. Bu, görünürde gerçekçi bir eleştiridir de…  Lakin denetim olayı günlük yapılamıyor, merkezi denetimden uzaklaştıklarında düzmece, şişirilmiş raporlarla bu kontrolü kırabiliyorlar. Yılda bir kez Bekaa’ya rapor gidiyordur muhtemelen. Varın gerisini hesaplayın.  Hogir’i, Terzi Cemal’i bir kongrede beyanatları, fikirleri ve önerileri sonucunda yetkilendirirsiniz, ama bir süre sonra bunların nasıl bu kadar insani faaliyet dışına çıktıklarını izah edemiyorsunuz. Anlaşılmıyor da…
   Sakine Cansız, Öcalan için neden mi önemli? Çünkü zindandan çıkan eski PKK’lilerin çoğu  birkaç noktada takılıp kalmışlardı, Öcalan, Zindan Konferansıyla  ancak ideolojik dönem devrimciliğiyle yetinmeyi esas alan kadrolara büyük hedefler gösterdi. Savaş süreci içinde askerleşmeyi, "partilileşmeyi" telkin etti. Bu yola gelmeyenlere açık saçık “Ya bize engel olmayın ya çıkın dışımıza bir sempatizan gibi kalın ya da çocuklarını yiyen bir devrimin ürünü olursunuz.” çağrısı da yaptı. Süreç böyle gelişti. Sakine Cansız, kafa karışıklığına rağmen, birçok şeyi anlamlandıramamasına rağmen Öcalan’ın büyük yürüyüş programına inandı. İnandıkça kendisini daha da geliştirdi her alanda… Öcalan’a da bunu takdir etmek düştü ki etti de…  Cansız bugün bu gelişmişliğinin, bu yürüyüşünün bir sonucu olarak büyük partili olmasının bedelini ödedi. Lakin  Kürtler ve diğer dünya devrimcileri arasında ölümüyle daha da büyümüştür. Belki de birçoğumuzu utandıran bir yürüyüştü!
   Yarın da Kürt milliyetçisi, bağımsızlıkçısı olduğunu söyleyip de Öcalan karşıtlığını Kürt politikası haline getirmiş kimi Kürtlerin siyasi eleştirisini yapmayı düşünüyorum. 15 Şubat Komplosu Kürtleri boynu bükük bir halk yapmayı hedefledi, şimdi öncesinden daha dik yürüyorlar. 

8 Şubat 2013

Devrimci Durum, Devrimci Şiddet Özetleri


1904-1905,  Rusya(Devrimci Durum) :
1861 yılında toprak reformu gerçekleştirilir. Çarlık, köylü isyanlarını kısmen bu tedbirlerle önler. Reformcu Çar II. Aleksandr, 1881 yılında Narodnikler tarafından öldürülür. Yerine gelen Çar III. Aleksandr, 1861 yılından beri geliştirilen bir dizi reformu da askıya alarak Rusya’yı tam bir terör devleti haline getirir. Küçük çaplı gösteriler dahil her türlü basın ve örgütlenme özgürlüğünü sert tedbirlerle bastırır. Günlük yaşam Rus köylüleri, işçileri, öğrencileri için bir cehennem azabına dönüşmüştür. 1894 yılında III. Aleksandr ölünce yerine oğlu II. Nikolay geçer. Daha önce basılmış romanlar, denemeler bile toplatılır. Rus liberallerine ve sosyalistlerine (ilericiler) karşı inanılmaz bir baskı dönemi başlamıştır.  İçte bunca sorun varken 1904 yılında Japonlar , savaş ilan etmeden Rus donanmasına saldırır. Yaklaşık bir yıl süren Rus-Japon savaşı ABD’nin aracılığıyla barışla noktalanır, ama savaşın kaybedeni Rusya’dır. Savaşın sürdüğü yıl liberaller, ilericiler ve  sosyalistler,  demokrasi ve daha fazla özgürlük talebiyle sokaklara inerler.  Nihayet yoğun gösteriler, mitingler, yürüyüşler sonucunda çarlık, yerel meclislerin yetkilerini genişletme, basın özgürlüğünü garantiye alma ve işçilere sağlık sigortası gibi bazı hakları genişletir. Ama henüz çok partili bir seçim sürecine girilmemiştir. Birçok siyasi parti çarlık kanunlarına göre yasa dışıdır. Buna RSDİP dahil… Saint Petersburg’daki fabrika işçilerinin grev kararı almasıyla Rusya’nın dört bir yanında ekmek, iş, adalet talepleri yükselir. Çarlık, küçük reform sözlerine rağmen gösterileri önleyemez. Devrimci durumdan istifade eden RSDİP, SR gibi sol oluşumlar  Rusya halklarını demokrasi ve devrim talebiyle sokağa döker, temel hak ve özgürlüklerin anayasal güvenceye alınması, çok partili sistem, çalışma hayatının işçiler lehine düzenlenmesi, basın özgürlüğünün anayasal garantiye alınması gibi talepleri çarlık,  bastırma yoluna gidecektir. Devrim ve demokrasi dalga dalga yayılacaktır. 
   Sonuç: Ekim 1905’te Petersburg Sovyeti ilanı ile devrim ve demokrasi mücadelesi doruğa ulaşır. Petersburg manifestosunu çar da imzalamak durumunda kalır. Sonrası, birinci dünya savaşı, demokrasi denemeleri ve devrim…
  Çıkarılacak ders: Devrim, aynı zamanda bir demokrasi talebidir. Sadece komünistlerin sınıf iktidarı için geliştirdiği bir tasarım değildir. Devrimci durum olmadan yani o bilinen “Yönetenler yönetemez, yönetilenler yönetilemez.” durumuna gelmeden her türlü devrimci şiddet durumu negatif sonuçlar doğurur. Narodniklerin ikide bir suikast eylemleri yapması demokratik geçişi engellemede rol oynamıştır.
    1931-1936, İspanya:
General Primo de Rivera, 1923’te darbe yaparak başa geçti. 1930’a kadar çözüm bekleyen temel siyasi ve ekonomik sorunların derinleşmesine sebep oldu. Aynı yıl istifa etmek zorunda kaldı. İspanya’da serbest seçimler yapılır ve 1.cumhuriyet ilan edilir. Kral Alfonso, ülkeyi terk etmek durumunda kaldı. Kralcılar için bu durum tam bir hayal kırıklığı oldu. 1931 yılındaki yerel seçimleri cumhuriyetçiler (sol cephe) ezici bir çoğunlukla kazanır. Cumhuriyetçi sol iktidar, kilisenin din dışı otoritesini sarsacak bir takım yasalar çıkarır. Toprak reformu yapılır, toprak sahipleri ile köylüler arasında ciddi çatışmalar başlar. 1933 seçimlerini sağcı cephe kazanır. Daha önce kazanılmış tüm hakları gasp eder sağcı hükümet. Katalonya özerklik ilan etti. Bu özerklik aynı zamanda Asturias maden işçileri ayaklanmasına paralel gerçekleşir. General Franco bu ayaklanmaları kanlı bir şekilde bastırır. Binlerce kişi hayatını kaybeder. 1936 seçimlerini Halk Cephesi yine kazanır. Ve seçimlerde solun iktidarı falanjistler, milliyetçiler ve darbeciler tarafından yıkılmak istenir.  Nihayetinde faşist cephe kazanır. 1939 yılından sonra iç savaş faşistlerin kesinkes galibiyetiyle sonuçlanır. Dünya hala İspanya’da 1978’e kadar mücadele eden silahlı sol grupların şiddetini meşru sayar.
1954-1962, Cezayir:
Fransız hükümeti: Cezayir, Fransa’dır.
Cezayirliler ve Fransız aydınlarının bir kısmı: Hayır, Cezayir, Fransa değildir.
Zaten sömürge valisi atanmıştır. Tüm ulusal ve siyasi haklar gasp edilmiştir. Ayrımcı, apartheid yasalar çıkarılmıştır. Cezayir, Fransızlar için yönetilemeyecek bir duruma gelmiştir. Seçimler yasak, çok partili hayat felç, ulusal meclis zaten yok. Cezayir’in bağımsızlığını hedefleyen her türlü şiddet meşru sayılmıştır. Fazla söze gerek var mı?
1948- 1990, Güney Afrika, Apartheid Yasalar:
1.       Siyahların ve beyazların yaşadığı yerler ayrıldı.
2.      Siyahlar siyasi haklara sahip değildir, göçmen statüsündedir.
3.      Karma evlilikler yasaklanmıştır.
4.      Siyah ve beyaz insanlar arasındaki cinsel birleşme ceza gerektirir.
5.      Siyahların eğitimden sonra alacağı diplomalar beyazlarla denk sayılmayacaktır.
6.      Postane, otobüsler, park alanları, tuvaletler gibi kamusal alanlardaki tesis ve araçların siyah ve beyazlar olarak ayrılması zorunludur.
Liste uzayıp gidiyor. Bu durumda Güney Afrika Komunist Partisi ve ANC’nin şiddetini tartışmak yararsız. Özgürlüğü hedefleyen şiddet meşrudur. Zaten dünya da bu gerçeği kabul etmişti. Liberaller, solcular, dindarlar vs. her kesim bu şiddetin gerekli olduğuna inanıyordu.
Türkiye’de tüm anayasalar Kürtler açısından apartheid özelliği de taşır. Kürtlerin ve Kürdistan’ın siyasi statüsü, ulusal ve kültürel hakları Kürt şiddetini tartışmasız kılıyor. Bu anayasalardan feragat edecek bir Türk hükümeti şiddeti de sonlandırabilir. Ben barışa böyle bakıyorum.
   Türkiye’de halı hazırda Kürtler dışındaki kesimler sınıf siyaseti yapma imkanına sahip, sendikalaşma hakkına da, grev ve diğer sosyal haklara da… Kürtler dışındaki kesimler sanırım daha fazla özgürlük daha fazla demokrasi talep etmeliler. Bundan da şüpheliyim, sahiden Kemalist anayasaların bunca pervasızlığından sonra hala Tam Bağımsız Türkiye, vatanın kurutuluşu için mücadele gibi irrasyonel şiddet gerekçelerini kim yutacak? Bunlar akıl işi mi? Marx, Lenin, Trocki okuyan içselleştiren birileri bu taleplerle devrimci olabilir mi? Böyle bir devrimcilik var mı? İş saatleri düşürülsün, grev hakları genişletilsin, siyasi derneklere özgürlük, ücretler arttırılsın, savaşçı siyasete son, Kürtlere özgürlük gibi talepler varken Tam bağımsız Türkiye talebiyle hangi şiddeti haklı diye yutturacaksınız? Sözünü ettiğim talepler için bile siyaset kanalları tıkalı değildir. Politik gösteriler, yürüyüşler, mitingler, örgütlenmeler yol açar…
   Türk anayasalarını ABD hükümeti mi yapıyor? ABD, Türkiye’yi işgal mi etmiş? Hangi gerekçeler ABD diplomasi unsurlarına yönelik silahlı şiddeti haklı kılıyor? Merak eden var mı? Emperyalizm diyorsan örgütlen, siyasi partini kur, oy topla, seçimle gel ABD şirketlerini kov derler sana… Arjantin, Venezuela vs’de seçimle iş başına gelen solcu hükümetler mavi kanlı mı? Demek başarılıyormuş…  Ha ufak bir not: Faşizmi 2.dünya savaşında sadece komünistler yenmedi, emperyalistlerle komünistler ortak yendiler, bir de Almanya’da Alman faşizmini ortak mahkeme kurarak yargıladılar…


30 Ocak 2013

Paris'ten Ankara'ya flu resimler


    
     Paris suikastları, Fransız ve Türk devletinin olayı aydınlatmada geciktiği her dakika yeni bir kirlilik alanı yaratıyor. Bugün hükümete yakın birkaç gazete olayı sulandırmada, esas katilleri gizlemede ne kadar marifetleri olduklarını kanıtlamak için ellerinden geleni yapmışlar;
Taraf ve Yenişafak’taki haberler muhabir imzalı. Yalnız iki muhabir de kopya cümlelerle doğru bilgilerin içine kattıkları yönlendirme ifadelerle başından beri cinayetlerin örgüt içi infaz olduğunu teorisini kanıtlamak için her boku yemiş. Polis güya Ömer Güney’in Ankara’da görüştüğü 8 kişiden ikisinin PKK’li olduğunu söylemiş. Bu PKK’lilerin kimler olduğu ise muamma, henüz bu PKK’lilere yönelik bir gözaltı falan da yok. Muhtemelen birkaç gün sonra bir gizli tanık yaratılır ki bu gizli tanık da ya polis ya da başka bir unsur olur, bu iddiayı destekleyecek birkaç ucube bilgi daha servis edilir. Ömer Güney’in örgüt içine sızdırılmış bir unsur olduğu belirginleşiyor, tüm veriler bunu gösteriyor. Sadece Güney’in kendi itirafı eksik bu konuda. Bunca doneye rağmen, Güney’in kirli ilişkilerini gizleme çabasına giren bir cenah var Türkiye’de… Bu cenahın başını cemaate yakın kalemşorlardan Emre Uslu ve benzerleri çekiyor. Henüz olayın sabahında iç hesaplaşma diye yana yakıla yarattıkları puslu ortamlardan adeta diğer katilleri kaçırtma telaşı var. Türk basını, Türk polisi menşeili olmadığı sürece Paris Suikastlarının üstündeki perdeyi aralamamaya özen gösteriyor. Bugün ayrıca Yenişafak’ta Fransa büyükelçisinin Laurent Bili’nin açıklamaları vardı http://yenisafak.com.tr/gundem-haber/tetikci-kesinlikle-omer-guney-30.01.2013-463816?utm_source=manset-15&utm_medium=df&utm_campaign=manset-15 Bili, adeta bu cinayetlerin çözülmesi durumunu Fransa’nın Mali’ye yaptığı askeri harekata Türkiye’nin desteği olup olmayacağı şartına bağlamış. Hatırlarsanız PKK ve Öcalan da Avrupa Gladyosu ile bunlarla irtibatlı Türk devletinin yeni yetme sahiplerini işaret etmişlerdi. Eğer bir fotoğraf istenecekse Büyükelçi L. Bili’nin açıklamaları ilk görüntü olabilir Öcalan’nın açıklamalarına…
    Daha önce http://www.cengizchefikir.blogspot.com/2013/01/qmislodan-parise-terorist-hucreler.html bu yazımda cinayetlerin işlenme amacına dair bazı kestirmelerde bulunmuştum. Cemaat ve polis medyasının telaşlı bir şekilde yangından mal kaçırırcasına olayı flulaştırma çalışmaları iddialarımı kuvvetlendiriyor. Emre Uslu ve benzerlerinin şimdilik tüm çabası, bu flulaştırma oyununu sürdürmeleri… Ömer Güney’in Türkiye giriş çıkışları ve bağlantıları henüz açıklanmadı. Eğer MİT, kurumsal olarak bu operasyonun dışındaysa ( ki içinde olması neredeyse Fransa ile bir savaş sebebi sayılabilir, çünkü yurtdışı operasyonları hükümet kararı olmadan mümkün değil.) Cemaat medyası ve ekipleri yakında olayı MİT müsteşarına ve olası barış yanlılarına bağlayabilir. Böylece cinayetleri organize eden ekibin el altından da propagandası yapılacak ve Hakan Fidan ekibine yönelik yeni adaylar parlatılabilir.  Cemaatin, aralıksız bir yıldır Hakan Fidan ve ekibinin başarısız istihbarat çalışmaları yaptığı şeklindeki haberleri biliniyor. Bu durumda MHP-BBP Cemaat koalisyonu yabana atılır bir ihtimal değil.
Sorular:
1.       Ömer Güney eğer PKK'li ise çatışmalı sürecin en kanlı döneminde (Ağustos-Aralık arası) nasıl olur da elini kolunu sallayarak defalarca Ankara’ya giriş çıkış yapabiliyor?
2.       Ömer Güney’in işbirliği içinde olduğu kimselere yönelik neden bugüne kadar operasyon yapılmadı? Yoksa bazılarının iz kaybettirmesi için fırsat mı yaratılıyor?
3.       Ömer Güney’in olası milliyetçi ve operasyonel bağlantıları açığa çıkınca Türk basını neden olaya dair haberlerine anında son verdi?
Bazı cinayetler arkasında şüphe uyandırıyor, doğru lakin Paris cinayetleri şüphe değil arkasında çok belirgin izler bırakmıştır.  

22 Ocak 2013

Endülüs Rüyasında bir Don Qişot, onun zalimane oyunundan üç MARTI: Sakine, Fidan, Leyla


TREPLEV: (Şapkasız, elinde bir tüfek ve vurulmuş bir martıyla girer.) - Yalnız mısınız burada?
NİNA: Evet, yalnızım.
(Treplev, martıyı Nina 'nın ayakları dibine bırakır.)
NİNA: Bu da ne demek oluyor kuzum?
TREPLEV: Bugün bu martıyı öldürmek alçaklığında bulundum. Onu ayaklarınızın dibine bırakıyorum.
NİNA : Neyiniz var sizin? (Kaldırıp bakar martıya.)
TREPLEV (Bir sessizlikten sonra.): Yakında kendimi de böyle öldüreceğim.
NİNA: Sizi tanıyamıyorum.
TREPLEV: Doğru, ama ben de sizi tanıyamıyorum, çok değiştiniz. Bana karşı değiştiniz, bakışlarınız yabancı, varlığım sizin için adeta sıkıntı gerekçesi…
NİNA : Son zamanlarda çok fazla oldunuz. Söyledikleriniz de anlaşılmaz bir takım şeyler, simgeler. Bakın işte, bu martı da bir simge olsa gerek, ama bağışlayın, anlamıyorum onu... (Martıyı kaldırıp bankın üzerine koyar.) Sizi anlayabilmek için fazla basitim.
TREPLEV: Oyunumun başarısızlığa uğradığı o aptalca akşam başladı bu. Kadınlar başarısızlığı bağışlamazlar. Hepsini yaktım onun, hepsini, tek bir kırpıntı kalmamacasına. Ne kadar mutsuz olduğumu bilseniz! Bana karşı bu soğukluğunuz öyle korkunç, öyle akıl almaz bir şey ki!.. Sanki bir gün kalkıp da bu gölün kuruduğunu ya da toprağın içine süzülüp gittiğini görüyor muşum gibi… Az önce beni anlayabilmek için fazla basit olduğunuzu söylediniz. Oh, ne var anlamayacak burada? Oyunum beğenilmedi, sanatımdan nefret ediliyor, beni sürüsüne bereket, sıradan değersiz biri olarak görüyorsunuz…

     
   Her şey 2009 yılındaki yerel seçimlerden sonra başlar. Seçimlerden birkaç gün sonra Kürt siyasi hareketinin onlarca il ve ilçede belediye başkanlığını kazanmasıyla yerli amatör oyun yazarı TR(T)Eplev, başarılı bir oyun yazarı görünmek için geniş çaplı operasyonlar başlatır. Bir çiftlik evine dönüştürdüğü meclisi, yargısı, yürütmesiyle ancak onu çılgınca alkışlayan“karizmatik bir nesne” gibi arzulayan Türk yığınlarca başarılı bulunmuştur. Ama o, asıl ününün, başarısının Kürt köylerinde, şehirlerinde, kasabalarında tescillenmesini istiyordu. Böylece kırdan şehre, yakından uzağa, karadan denize, hem Ankara’dan Pensilvanya’ya kullanılabilir bir senarist ve yönetmen olduğunu kabullendirecek hem de ünü okyanus ötesi duyurabilecekti. Belki ülke içinde de cehenneme çevirdiği her Kürt’ün yaşantısının üzerine kendisini bir baba ya da bir nesne gibi arzulayan Türk yığınlara yeni çiftlikler inşa edecek bir sermaye yaratacktı. Bununla yetinmeyip Güney’ini cehenneme çeviren karışıklıktan yeni Osmanlı rüyalarındaki kanlı cenneti yaratabilecekti. O, bu rüyada kendisini Endülüs’ü fethetmiş Don Qişotvari bir hülya ile özdeşiklik kuracak, önüne geleni kılıçtan geçirecek, kimine ün, şan, şöhret; kimine ev, yol, plaza; kimine ise Roboski’deki gibi onlarca cenaze, ahşaptan tabutlar, ucuna kına yakılmış beyaz tülbentler, gülüşsüz çocuklar bırakacaktı… Büyük bir hırs ve hevesle başladığı “oyun yönetmenliği” bu ihtişamlı çelişkiler arasında fecaatle sonuçlanacak, vahim bir ruh haliyle Batı ile çağdaş uygarlık rüyasına yatmış Ata’sının yarım kalan ününü yakalayıp onu aşacaktı. Ata’sı da tıpkı oyundaki Trigorin ve Arkadina aşkında olduğu gibi garip hayal kırıklıklarıyla iç ülkeye ve onu çeviren dış ülkeye devasa bir cehennem bırakacaktı.
    2013 Ocak:  2009’da başlayan bu ünlü olma sevdası birkaç İmralı ve Oslo denemesiyle İmralı, Avrupa ve Qandil'deki rakiplerinin inanılmaz politik becerisiyle dumura uğratılmış iktidarın “Osmanlı Çiftliği” büyüsü bozulmuş, rüyası sonlanmıştı. Zira İmralı’daki daha reel, daha becerikli, daha ön görülü yaklaşımlarıyla 2003’ten beri kuşlar, göller, ağaçların doldurduğu, kesk u sor u zer renklerle donatılmış bir tabloyu tasarlamıştı. O tablonun ilk görüntüsü Rojava'da açığa çıkmıştı. Belki oyun yazarı değildi, ama bir tablonun neresine fırça atsa oradan rengârenk bir algı oluşturma yeteneğine sahipti. Nina, kendi oyun yazarı, yönetmeni TR(t)Eplev’e değil, daha yetenekli bir sanatçıya  aşıktır. Bu acıyla, bu başarısızlıkla yaşamak TR(t)Eplev için sonsuz bir elem ve keder olmuştur. Hasta biçimlerle özleyen Türk yığını seyircisine TR(t)Eplev, kendisini bir şekilde kanıtlayacaktır. Belki Lice’de Bagok’da, Oremar’da avcılarına öldürttüğü onlarca kartal ve şahinin ölüsü bu Türk yığınları tatmin etmemiştir.
Sonuç: Danışmanlarıyla, yardımcılarıyla, çiftliğindeki tüm görevlilerle bir iki yıl önce bir toplantı yapmıştır. Eğer yığınlar, onun o karizmatik Don Qişot rüyasını arzulayanlar nice kartal ve şahinin öldürülmesine razı olmazlarsa daha Batı’da “MARTILAR”a yönelme planları yapacaktır. Allı, morlu martılar, tek suçları bir göle olan aşkları martılar… Kawa’nın, Şeyh Sait’in, Seyit Rıza’nın, Qazi Muhammed’in haydutlarca parsellenmiş, gasp edilmiş  çiftliğindeki ağaçlar arasından süzülen yolun başında masmavi göle aşık martılar…
   TR(t)Eplev, acımasız bir piştonun namlusundan çıkan mermilerle Nina’nın önüne bir değil, üç martı ölüsü bıraktı: Sakine, Fidan ve Leyla… 3 yıl önceki ahmakça başarısızlığını üç martıya fatura etti. Şimdilik bildiğimiz tek şey binlerce Nina’nın onun bu vahşi metotlarına teslim olmadığı. Martılara saygı adına… Dişleri dökülmüş, bağırtılmış, çığlıkları bile duyulmamış üç martının hikayesi bu. Acemi, başarısız, ahmak bir yönetmenin son çılgınlığı… 

19 Ocak 2013

BBC Türkçe, Kuzey İrlanda Barış Deneyimi ve Kürt-Türk barışı üzerine


Raymond McCartney kimdir?

Sinn Féin partisinden Kuzey İrlanda Meclis üyesi olan Raymond McCartney, eski bir IRA üyesi. 1972 yılında Kanlı Pazar olaylarında kuzeninin öldürülmesinin ardından IRA’ye katıldı ve 1979 yılında tutuklanarak ömür boyu hapis cezasına mahkum edildi.
McCartney cezaevinde iken 1980 yılında düzenlenen ve 53 gün süren açlık grevine katıldı. 1994 yılında serbest bırakılan ve 2007 yılında hakkındaki suçlamalar kaldırılan McCartney Sinn Féin’de siyasi hayatına devam ediyor.
Türkiye’de PKK ile barış görüşmelerinin başlamasının ardından dünyadaki diğer örnekler daha büyük dikkatle incelenmeye başlandı.
Dünyada etnik temelli çatışma yaşanan birçok ülkeden temsilciler ile deneyimlerini paylaşan Sinn Féin partisinden Kuzey İrlanda Meclis üyesi Raymond McCartney’e Türkiye’deki sürece dair neler söyleyebileceğini sorduk.

Siyasi soruna siyasi çözüm

“Her şeyden önce, çatışmanın nasıl çözüleceğine dair her iki tarafın da belli bir yol haritası ile gelmesi gerekiyor,” Raymond McCartney, kökeni 1600’lü yıllara uzanan Kuzey İrlanda sorununda barış sürecinin başarısındaki kritik noktayı böyle özetliyor.
Türkiye'de gerek hükümetin gerek şu anda cezaevinde bulunan PKK lideri Abdullah Öcalan’ın nasıl bir “yol haritası” önerdiği ise henüz kamuoyuna açıklanmış değil.
Türkiye’deki çatışma ve barış süreçlerini yakından takip eden McCartney, BBC Türkçe ile söyleşisinde “Biz İrlanda sorununun siyasi bir sorun olduğunu dolayısıyla da siyasi bir çözüm gerektirdiğini savunduk. İngiltere ise soruna uzun bir süre güvenlik sorunu olarak yaklaştı ve çözümü de baskı ve güvenlik önlemlerinde aradı.” diyor.
İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (IRA) yöneticileri, silahlı mücadele yürüttükleri dönemde, mücadelelerinin temel eksenlerinden birinin İngiltere’yi siyasi müzakere masasına oturtmak olduğunu söylüyordu.
İngiltere ile uzun yıllar boyunca gizli bir şekilde, alt düzeyde yürütülen temaslara, İngiltere tarafından önce güvenlik yetkilileri katılmış, ardından da sürece üst düzey IRA yöneticileri ve İngiliz siyasetçiler dâhil olmuştu.

'Barışı istemeyenere karşı sürecin işlemesi sağlanmalı'

Sinn Féin milletvekili Raymond McCartney’e göre, “Müzakereler aynı zamanda çatışma durumundan çıkar sağlayan çeşitli gruplar tarafından sabote edilmeye açık süreçler.”
Kuzey İrlandalı siyasetçiye göre, “Bu tür provokasyonları engellemek için "halka siyasi sürecin işlediğini ve sonuç veriyor olduğunu göstermek gerekiyor.”
Türkiye’de bir önceki dönemde, gizli bir şekilde yürütülen ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından önce reddedilip ardından kabul edilmek durumunda kalınan görüşmelerin başarısız olmasının ardından, bu kez görüşmeler ilk dönemlerinden itibaren kamuoyuna bizzat başbakan tarafından açıklanarak yapılıyor.
Türkiye medyasındaki bazı uzmanlar, görüşmelerin daha ilk aşamalardan kamuoyuna açık bir şekilde yürütülmesi nedeniyle tartışmanın aşırı uçlar tarafından gasp edilmesine yol açabileceği görüşünde.
Ancak McCartney’e göre, kamuoyunun süreci desteklemesini sağlayacak dinamiklerin yakalanması durumunda barış sürecine karşı olanlar bertaraf edilebilir.

'Ön şartlar sürece engel olabilir'

“Silah bırakma konusunda bir ön şart koymak ya da karşı tarafın teslim olması gibi bir durum yaratmaktan baştan kaçınmak gerekiyor. Çünkü bunlar tam da süreci bloke eden unsurlara dönüşebilir.”
Türkiye’deki görüşme süreci, henüz silah bırakma noktasında değil, hükümet öncelikle PKK’nın silahlı birliklerini Türkiye sınırları dışına çekmesini hedeflediğini belirtiyor.
PKK da Türkiye’nin kendilerinden bu aşamada silah bırakma talebinde bulunmadıklarını ifade ediyor.
McCartney, silah bırakma meselesinin bir komisyon kurularak halledildiğini ve IRA ile bu komisyon arasında bir çözüme gidildiğini söylüyor.
İrlandalı siyasetçi, “Bu tür adımların atılabilmesi ve karşılık alınabilmesi için, masanın etrafındaki herkesin, sorunun barışçıl ve demokratik yollarla çözülmesini istemesi, karşı tarafı zora sokacak bir taktik olarak görmemesi gerekli,” diyor

‘Çatışmanın nedenleri ortadan kaldırılmalı’

McCartney, siyasi sürecin işlemesi için, müzakereler sırasında bir yandan da çatışmaya neden olan sorunların çözülmesi gerektiği görüşünde.
Ancak, Kuzey İrlanda örneğinde çözülmeyi bekleyen çok fazla sorun olduğu için daha çok temel konular ve bir çerçeve üzerinde anlaşmayı hedeflemişler.
“Bu genel çerçeve kapsayıcılık ve temsiliyet esasına dayanıyordu. Önceden İngiltere hükümeti, bizi marjinalize etmeye ve dışlamaya çalışmıştı. Süreç bunu engelleyecek mekanizmalar oluşturulduğunda işlemeye başladı.”
Barış sürecinin devam eden bir süreç olduğunu vurgulayan McCartney sözlerine şöyle devam etti:
“Çatışmayı yaratan nedenler baskı, olağanüstü hal yasaları, eşitsizlik ve adaletsizlikti. Bu noktalara dair çözüm mekanizmaları ardından sürecin tarafları olan kişilerin güvenini ve inancını artıracak adımların atılması gerekiyor”.

'Sorunu, onu doğrudan yaşayanlar çözecek'

Sinn Féin 2011 yılında İtalya’nın Venedik şehrinde barış süreçlerini tartışmak için Türkiye’den Barış ve Demokrasi partisi ve İspanya’dan Henri Battasuna’nı halefi Sortu temsilcileri ile bir araya gelmişti.
McCartney barış sürecinde Sinn Féin’in de birçok ülkeden temsilcilerle görüştüğünü, özellikle Güney Afrika’da Afrika Ulusal Konseyi (ANC)’den destek aldıklarını söylüyor.
Ancak McCartney’in bu konuda altını çizmek istediği bir nokta var:
“Her çatışmanın ya da her deneyimin kendine özgü, birbirinden farklı tarafları var. Biz çok büyük bir destek aldık ve birçok farklı ülke ile deneyimlerimizi paylaştık. Ancak kendi sorunumuza aktarabildiğimiz daha geniş çerçevede temel prensipler oldu”.
Bu tür deneyimlerden yararlanmanın en güzel yolunun bu temel prensiplerin özel duruma uygulanması olduğunu belirten McCartney sözlerini şöyle bitirdi:
“Süreç içerisinde kendi çatışma durumunuzu çözmenin yolunuzu buluyorsunuz. Birbirimizin deneyimlerini paylaşabilir, birbirimizden öğrenebiliriz. Ancak nihayetinde sorunu çözecek olanlar onu doğrudan yaşayanlardır”.

16 Ocak 2013

Barışı da Türkleştirme Hikayesi


   Kürt hareketinin mücadele dinamiklerinin ortaya çıkarmış olduğu siyasi, sosyal, kültürel ve felsefi Kürt paradigmadan olacak ki Türk aydınlarının yüzyıldır sahip oldukları “egemenlik kibirleri” de bir anda yerle bir oldu. Kırılan, incinen, parçalanan egemenlik duygusunu farklı mottolarla teorize veya realize etmeye çabalıyorlar. Günün eğlenceli yazısı bugünkü Taraf gazetesinin Her Taraf bölümünde yayınlanan İlkan Dalkuç ve Doğan Gürpınar’ın http://www.duzceyerelhaber.com/haber-detay.asp?id=10958&dogan_gurpinar-_ilkan_dalkuc:turk_solu_kurt_barisina_hazir_mi bu linteki yazısı.
     Bir defa şunu kesin bir dille hatırlatalım, eğer PKK ve TC devleti arasında bir barış olacaksa bu barışın Kürtler açısından kazancı 1921 kuruluş anayasasından günümüzde devam eden inkarcı, baskılayıcı anayasal varlığın hezimeti olacak. Yani 1924 anayasasından beri Kürtlerin varlığını Türklere köle yapmayı gaye edinen, Türk yoksul sınıflarının varlığını da Türk devletinin bekasının hizmetine sunan anayasal paradigmanın da sonu olacak demektir. Mevcut anayasal durumla zaten Kürtlerin düzenle yaşadıkları sorunların çözümleri mümkün görünmüyor. PKK’nin silahlı kurtuluşçu seçeneğini barışma yoluyla onun elinden almaya niyetiniz varsa öncelikle bunun karşılığında varlığını 1924’ten beri Türklük üzerine inşa ettirdiğiniz anayasanın esaslarından da vazgeçmeniz gerekecektir.  Ancak bu durumda PKK veya diğer Kürt temsilleri linkteki yazarların sözünü ettikleri “gerçek siyaset” arenasına döneceklerdir.  PKK’nin ideolojik, politik, felsefi argümanlarını “Türkleştirilmiş liberal” tezlerle küçümseyerek, onu ütopik hülyaymış gibi pazarlamanın nedeni, sanırım İlkan ve Doğan açısından meseleye krimanal bakmaktan kaynaklanıyor. PKK, demokratik özerklik paradigmasıyla öz yönetimi vazgeçilmez bir statü hakkı olarak tanımlarken cumhuriyet anayasasının temel esaslarını Türk tarafının kısmen ya da tamamen terk etmesi gerektiğini de hatırlatıyor. Bunu anlamayanlar,  Kürtler ve PKK üzerine yazmasın. Öcalan’nın ve PKK’nin bağımsız Kürdistan’dan demokratik özerkliğe geçişi de bununla açıklanabilir.  Kısacası, Türkler ulus devletin katı esaslarından vazgeçtikleri oranda Kürtlerin öz yönetim hak taleplerinde esneme olacaktır, barış da bu çerçevede “al ver” temelinde şekillenecektir.  ( Naylon Kürt milliyetçilerine not: Bağımsızlık da müzakereler yoluyla  anayasal kırılma, demokratikleşme ve benzeri paradigmalarla uluslararası tanınırlık kazanır. Aklınızda Ankara’yı işgal edip tek taraflı bağımsızlık ilanı varsa bunu bilemem. Gizli ordularınız, sırlarla dolu Allah ve melek destekli güçleriniz varsa o ayrı…  Artık kendinizi Öcalan ve PKK karşıtlığı üzerinden değil Türk devletinin esaslarını sarsacak biçimde konumlandırma ve örgütlenmeniz gerekecek sanırım)
   PKK-Sol ilişkisi:
Türkiye solunun, “Devrimden sonra Kürditsan da kurtulacak, Kürtler de… Devrime kadar birlik olalım.” zırvasına karşı PKK ayrı örgütlenmeyi en az Kürt ulusunun kendi geleceğini tayin etme kadar doğal bir hak olarak kullanmıştır. Dünya deneyimlerinde bolca örnekleri var. İrlanda sorunu, Marx ve Engels’in İrlanda sorununa bakış açıları bunun ideolojik zemini. İşin bu ideolojik tarafı bir yana, İlkan ve Doğan’ın sanırım PKK’nin ortaya çıkış koşullarını birkaç defa okuması gerekecek:
1.       Türk devletinin Kürdistan’da var olma biçimlerine karşı mücadele: Eğitim, sosyal ve kültürel araçlara karşı asimilasyonu sonlandırma hedefi
2.       Türk devletinin Kürdistan’daki var olma biçimlerinden toprak-gelenek-güç-egemen devlet ilişkisinden yola çıkarak ağalığa karşı koyuş, geleneksel ilişkileri sonlandırma hedefi
3.       Kürdistan’da Türk devrimini temel hedef yapan bağımsız Türkiyeci sol gruplara kapı gösterme
Ortaya çıkış koşulları  iyi analiz edildiğinde Türk solcularının da bugün kısmen kibirlerinin incindiği görülecektir. Sosyalist kuramı doğmalar, ibadetler ve ayetler şeklinde Kürt gençlerine öğretmeye kalkan solcu Türklük PKK ve Öcalan sayesinde tüm inandırıcılığını yitirdiği gibi, solun ulus devlet modeli etrafında örgütlenmesi de tarihsel bir çıkmaz olarak görülmüş, bunun kapitalist ilişkilerle ilgisi deşifre edilmiştir. Öcalan’ın ve PKK’nin felsefi olarak Kürdistan’da Türk varlığını sonlandırmaları da bu çerçevede değerlendirilebilir ki bence bayağı yol alınmıştır. Sonuçları ortada… İlkan ve Doğan’nın solu eleştiriyormuş gibi görünüp birkaç acemice kavramsallaştırma yoluyla PKK’yi kriminal hedefleri olan bir örgüt olarak baştan sona akıl tutulması tespitleri ise “şahane…”
     Bu iki arkadaşa basit anımsatmalar: Türkiye’de kirli devlet, derin devlet, Ergenekon devleti, balyoz devleti tezgahlarının açığa çıkmasını sağlayan da mevcut durumda PKK’nin evrensel ve yerel düzeyde politize ettirdiği mücadele azmidir… 1993 yılından itibaren Öcalan’ın çete devleti, modern devlet ciddiyetini kaybetmiş kontra devleti çözümlemeleri okunursa ne dediğim anlaşılacak. İliğine kadar gerçeği anlaşılmış bir devlet yapısında karşı sadece askeri mücadele değil, ideolojik politik mücadele de bunun kanıtı… Sizin bugün din, iman, sivil örgütçülük adına suçladığınız generaller çetesi 1993-94 yıllarında Öcalan tarafından çok açık şekilde deşifre edilmiştir. Devlet içi çelişkilerin giderek derinleşeceği, bu çelişkilerin cumhuriyetin elitlerinin diktasını sarsacağı açık açık yazılıp çizilmiştir.
   Esası değil PKK’nin savaş argümanlarını baz alarak eleştiri yürütmek
Şehit, kutsallık, ölüme yatanlar gibi terimleri sanki PKK’nin esasıymış gibi ele alarak buradan PKK’nin arkaik olduğunu iddia etmek de akıl işi değil. Bu tip terimler savaş ve çatışma sürecinde tümden moral ve heyecan düzeyini diri tutmak için kullanılan basit ajitasyon araçları… Buna değinmek bile zaman kaybı, bir gazeteye iddialı bir yazı gönderme cesaretinde bulunuyorsanız bu gerçeği de fark etmeniz lazım…
   Solun PKK ve devlet arasında olası barışa kayıtsız kalmasını İlkan ve Doğan solla tartışsın. Ne denebilir ki? Türklerin millileştirdiği her kavram ve içerik onların elinde ucube bir şeye dönüşüyor. Solculuk da öyle, liberallik de, Müslümanlık da… Lozan sınırlarını tartışmaya açan yaygın Müslüman, liberal ve solcu çizgi var mı? Kürdistanda’ki sömürgeci-sömürge insanı ilişkisini deşen, bunu sanat, kültür-edebiyat etkinliklerine kullanan solcu-Müslüman-liberal çizgi var mı? Nö, nö, nö… O halde aranızda tartışın demekten başka yolum yok…
   Sonuç: Yüzyıllık  savaş, asimilasyon, eritme uygulamalarına son veremeyen bir anayasal çalışma olmaksızın mı barış diyorsunuz, yoksa bunların sonlandırılması halinde mi barış? Öcalan, sizce hangisini dayatıyor? Anayasal baskı sonlandırılmak istenmiyorsa devlet, Öcalan ile neyi görüşüyor? Neyin pazarlığını yapıyor?  
  Yani İlkan ve Doğancım, yazınızın arkasına döşediğiniz “Kriminal suç örgütü PKK ve onu kullanan AKP karşıtı sol.”uyanıklığınızı besleyen enerjinizi bence daha yararlı bir çalışmada kullanın. 

self determinasyon,öz yönetim

20. Yüzyılda uluslararası hukukun en önemli kavramlarından birisi haline gelen selfdeterminasyon, dünya toplumunda yeni bir yapılanma ve tanımlama süreci başlatmıştır. Kavram, günümüz dünyasının siyasi haritasının belirlenişi ve bundan sonra geçirmesi muhtemel değişikliklere ilişkin olarak sıkça söz konusu olmaktadır. Önceleri siyasi bir ilke olduğu düşünülen self-determinasyon kavramı hem BM 1966 İkiz Sözleşmeleri, hem BM Genel Kurul Kararları hem de uluslararası hukukun diğer aktörlerinin kararlarıyla hukuki bir hak haline dönüşmüştür. İlk ifade edilmeye başlandığı dönemlerde sadece sömürge yönetimi altındaki halklara tanınması öngörülürken Yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliğindeki federe cumhuriyetlerin de selfdeterminasyon hakkından yararlanarak ayrıldıkları görülmüştür

öz yönetimin gerekçesi

Self-determinasyon fikrinin gelişmesine 20. yüzyılda bir taraftan Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Vlademir I. Lenin, diğer taraftan Birleşik Devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında başkanı olan Woodrow Wilson katkıda bulunmuştur. Lenin eserlerinde “ulusların Self-determinasyon hakkı” kavramınıortaya koymuş, bir ülkenin veya yerin ilhakının “bir ulusun Self-determinasyon hakkının ihlali” olacağını belirtmiştir. Bunun yanında Lenin, self determinasyonun ayrılmayı da kapsamakta olduğunu belirtmiştir. Hatta ilkenin uygulanma yöntemlerinden birincisi bu yoldu.Wilson ise arasında “Selfdeterminasyon” kelimesi tam olarak geçmese de altı tanesi Self-determinasyon ile ilgili 14 ilke ilan etmiştir. Konuşmalarında savaştan yenik çıkan milletlerin, küçük milletlerin ve sömürge altındaki halkların da kaderini tayin hakkı olduğunu ifade ederek, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik kaderini tayin ilkesine dayandırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Pages

öz yönetimin tarihi

Kavramın ilk kullanımı 1581 yılında Hollanda’nın İspanyol krallarının kendilerine karşı zulüm yaptıkları gerekçesiyle İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesiyle olmuşsa da 18. yüzyılın ikinci yarısına yani 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesine kadar bir gelişme gösterememiştir. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Amerikan halkı dış bir yönetim, yani İngiltere tarafından idare edilmeye razı olmayacağını bildirmişlerdir. Bunun sonucu olarak ulusal self-determinasyon talebiyle ortaya çıkan ilk sömürge halkı olmuşlardır.